Ana SayfaYazarlarBirleşik ya da Haydut Devletler

Birleşik ya da Haydut Devletler

 

Bu yazımda kullandığım, Savunma ve Güvenlik uzmanı Richard Labévièrein genel yayın yönetmenliğini yaptığı Yakın ve Orta Doğu Jeo-stratejik Observatuarı (Proche et Moyen-Orient/ Observatoire géostratégique) isimli internet portalında yayımlanmış olan başyazısının başlığı. Bu başyazı 71. BM Genel Kurulu genel görüşmelerinden bir gün öncesinin (19 Eylül) tarihini ve Guillaume Berlat’nın imzasını taşıyor. (http://prochetmoyen-orient.ch/etats-unis-ou-etats-voyous/)

 

Burada bir parantez açarak, Amerikan yönetimlerinin genelde düşman ilan ettiği ülkeler için kullanageldiği “Haydut Devlet” (Rogue State) terimini ABD için ilk kullananın Berlat olmadığını belirtmek gerekir. 60’ların başlarında bir süre Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan ama sonra Vietnam savaşı nedeniyle düş kırıklığına uğrayarak ayrılan gazeteci yazar William Blum’un 2000’de çıkan kitabı “Haydut devlet: dünyanın tek süper gücü hakkında bir rehber” (Rogue State: A Guide to the World's Only Superpower) başlığını taşıyor mesela.   

 

Parantezi kapatıp başyazıya dönecek olursak, artık bir atasözüne dönüşmüş olan “yaptığımı değil, söylediğimi yapın” özdeyişiyle başlıyor. Devamında dünyada bu özdeyişin bir eldiven gibi tam üzerine oturduğu bir devlet varsa, o devletin tartışmasız ABD olduğu vurgulanıyor. Washington’un dış politikasını, sadece Obama yönetiminin Suriye sorununa yaklaşımı özelinde değil, daha genel çizgileriyle değerlendiren başyazıya, ABD ile sorunlar yaşadığımız bu dönemde “stratejik ortağımızı” daha iyi anlamak bakımından göz atmakta yarar var.

 

Dünyaya “adalet” dağıtan kovboy

 

Yazara göre,  ABD’nin dünyaya bakışı son derece basit. Western filmlerinin kahramanları gibi, Amerikalılar kendilerini uluslararası ilişkilerin taraflı bir yargıcı olarak takdim ediyor. Bu yaklaşım aslında ABD’nin dünyanın en güçlü devleti olarak dünyaya barış ve mutluluk dağıtmak gibi evrensel bir görevi bulunduğu kuramının üzerine oturuyor. ABD bu görevini yerine getirirken hem yumuşak, hem de sert gücünü kullanıyor. Dünyaya egemen olan dili başta olmak üzere “Amerikan rüyası” ifadesiyle idealleştirilen yaşam tarzı, sağlıklı olmayan fastfood’u, Hollywood sineması ve dünyanın dört yanına ulaşan televizyon dizileri yumuşak gücünün unsurlarını oluşturuyor. Ama ABD’nin bu evrensel görevini yerine getirmesinde başat rolü sert gücü oynuyor doğal olarak.

 

Berlat, Amerikalıların geçmişle hiç ilgilenmediklerini, dünya tarihini, halkların “Batılılaşma” ya da daha doğrusu “Amerikalılaşma” süreci olarak algıladıklarını, bu algının kendi evrensel görevlerini yerine getirmeyi kolaylaştırdığını savunuyor. Ama bunun için de her zaman Rusya gibi bir düşmana ya da Kuzey Kore gibi bir şeytana ihtiyaç duyduklarının altını çiziyor. Sert gücünü tahkim eden NATO’yu hep savaşa hazır tutmak ve müttefiklerini sürekli yanında yer almaya zorlamak için elbette.  

 

ABD’nin uygun gördüğü yolda ilerlemeyen devletler ise, haydut devletler statüsüne giriyor ve “kötülüğün eksenini” oluşturuyor.  Bu terimleri BM Yasası’nda bulmak elbette mümkün değil ama bu husus Washington için çok da önem taşımıyor. ABD süper güç olduğuna göre, devletleri kategorilere sokmak için kullanışlı aptallar olarak gördüğü NATO müttefiklerine ve “her girişimi engellemekten başka bir işe yaramayan” Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine danışma ihtiyacı yok. Savaş varsa ABD’ye direnmek ve karşı çıkmak nasıl mümkün olabilir ki? Başkan Bush 2003’te Irak savaşını ilan ederken, tüm dünyaya  “ya bizdensiniz, ya da karşı taraftan” deyip kestirip atmamış mıydı?

 

ABD’nin sadece düşmanlarına değil, yakın dostlarına da casusluk yaptığını hatırlatan Berlat, bu bağlamda Ulusal Güvenlik Ajansı NSA’in hiç utanmadan 40 dolayında dost ülke devlet ve hükümet başkanını, Paris ve Berlin’dekiler dâhil büyükelçiliklerini de kullanmak suretiyle dinlediğine dikkat çekiyor. Washington her şeyi dinlemek ve anlamak, müttefiklerini istekleri dışında bile olsa Kötü’ ye karşı ve tabii ki kendi iyilikleri için (!) korumak istiyor. AB ve NATO da ABD’nin bu himayeciliğini kanıksamış olmalı ki gizli telefon dinlemeleri skandalı patlak verdikten sonra, Washington’a karşı herhangi bir yaptırım kararı almayı aklından bile geçirmiyor.   

 

Manipülasyon uzmanı 

 

Guillaume Berlat, başyazısının bir sonraki bölümüne, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek ve ABD’nin en azından on yıllardır olayları ve hukuku maniple etmekte uzmanlaştığını kabul etmek gerektiğini vurgulayarak başlıyor.  ABD’nin sanal ile gerçek ve doğru ile yanlış arasındaki sınırları maharetle yok ettiğini ve Atlantik ötesinde yalanın ne kadar büyük olursa o kadar kolay kabul gördüğünü savunuyor. ABD’li siyasetçilerin yalan ustası olduklarını, Romain Garry’nin dediği gibi “kelimelerinin nefes alır gibi yalan söylediğini” kaydeden Berlat, Colin Powell’in BM Güvenlik Konseyi’nde Irak’a, kitle imha silahlarına sahip olduğuna dair hiçbir kanıtları bulunmadığı halde müdahalede bulunduklarını itiraf etmek için yıllarca sustuğunu hatırlatıyor. Berlat devamla, Amerikan yönetimlerinin benzer yalanlarını sıralıyor. CIA’in gerçekleştirdiği gizli uçuşlarla savaş esirlerini dünyanın çeşitli yerlerindeki tutukevlerine taşımasının ve buralarda esirlere ağır işkenceler yapılmasının uzun süre dünya kamuoyundan gizlenmesinden başlıyor. Daesh’e karşı mücadele eden koalisyon güçlerinin komutanı Mac Farland’ın Irak ve Suriye’de terör örgütünün mevcudundan çok kişiyi (45 bin) öldürdüklerine ilişkin gerçek dışı açıklamasıyla uluslararası kamuoyunun yanıltılmasına kadar gidiyor.  

 

ABD’nin uluslararası hukuka ve BM Antlaşması’na bakışının da içler acısı olduğunun altını çizen Berlat, ülkelerin eşitliği ilkesinin Washington için ne yazık ki geçerliliği olmadığını dile getiriyor. Bir yandan Amerikan yasalarının ülke sınırları dışındaki eylemler için uygulanmaya kalkışıldığına, bu sayede örneğin yabancı bir ülkede yerleşik bir ticari rakibin fırsat olunca yargılanabildiğine işaret ediyor. Berlat söz etmiyor ama belki Rıza Sarraf’ın ABD dışındaki ticari eylemleri nedeniyle yargılanmasını buna örnek göstermek mümkün.

 

Öte yandan ABD uluslararası mahkemelerin aleyhinde aldığı kararlara uymayı kabul etmiyor. Buna örnek olarak Lahey Adalet Divanı’nın 1986’da aldığı Contras kararını gösteriyorum. Ama bu bir istisna değil. Berlat, Amerikalıların uluslararası mahkeme kararlarının “vulgum pecus” yani herkese olduğu gibi kendilerine de uygulanmasına karşı çıktıklarını vurguluyor. Hal böyle olunca ABD, hukuki sorumluluğunu üstlenmeden, dünyanın herhangi bir yerinde teröristleri veya terörist kabul ettiği kişileri öldürebiliyor ya da herhangi bir gerekçe ileri sürerek geçmişte Afganistan’da olduğu gibi hastane bile bombalayabiliyor. Bir hukuk devleti kendi sınırları dışında hiç böyle davranabilir mi?

 

Kriz ve savaş ihraç eden ülke   

 

Guillaume Berlat, ABD’nin ayrıca dünyaya kriz ve savaş ihracatında da büyük bir deneyime sahip olduğunu savunuyor. Bunun Washington’un dünyanın geri kalanının uymasını beklediği uluslararası kurallardan kendisini de facto bağışık tutması sonucu mümkün olduğuna işaret ediyor. Buna örnek olarak 2008 “subprime” krizini gösteriyor. Berlat, tüm dünyada metastaz yapan ABD’deki krize yol açanların gerektiği gibi yargılanmadıklarına ve Goldman Sachs’ı kastederek, sorumlularının şimdilerde AB Komisyonu eski Başkanı José Manuel Barroso’yu “Brexit danışmanı” olarak istihdam dahi ettiklerine dikkat çekiyor. 

 

ABD’nin krizler gibi savaş ihracında da uzman olduğunu vurgulayan Berlat, bu konuda ilginç bir saptama yapıyor. ABD’nin askeri olarak müdahaleye kalkıştığı ülkeler için öngördüğü ilacın her zaman yok etmek istediği hastalıktan daha kötü sonuçlar doğurduğunu söylüyor ki katılmamak elde değil doğrusu. Berlat ’ya göre, bu başarısızlıkta ABD’nin müdahale ettiği ülkeler konusunda bir şey bilmemesi büyük rol oynuyor. Bu da göz ardı edilmemesi gereken bir başka saptama kuşkusuz. 

 

Berlat, ABD’nin yarattığı bu karanlık tablonun oluşmasında kullanışlı aptalların rolüne de işaret ediyor. Washington’un müttefiki olmanın, hiçbir eleştiri ve itirazda bulunmadan her dediğini yapmak, “kullanışlı aptal” olmak demek olmadığının altını çiziyor. Fransa açısından, Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde NATO’nun askeri kanadına dönmenin, General De Gaulle’ün politikasından daha başarılı olmadığını, ülkeyi uluslararası alanda daha büyük, daha güçlü kılmadığını söylüyor. Bu düşünceye de katılmamak elde değil; Süper Kovboy’ un haksız Irak savaşına Avrupa’da karşı çıkan o güçlü muhalefet cephesi artık yok. Bunun en yüksek faturasını da Daesh ’in kör terör eylemleriyle Fransa ödüyor.

 

Berlat dile getirdiği bu kötümser tabloyu iyimser bir beklentiyle sonlandırıyor. ABD’nin XXI. yüzyılın başında olduğumuz bu dönemde “Rest of the World” kavramıyla dünyanın geri kalan ülkelerini aşağılamasının faturasını yavaş, yavaş ödemeye başladığını ve mutlaka ödeyeceğini söylüyor. Bu faturanın dünya, kendini vuran hastalığın asıl ABD’den kaynaklandığını, bir bakıma Amerika hastalığına tutulmuş olduğunu (malade d’Amerique) anladığında çok ağır olabileceğine dikkat çekiyor. Peki, o zaman tarih ABD’yi nasıl yargılayacak?

 

Joe Biden’ın Foreign Affairs’in son sayısındaki (Eylül/Ekim) yazısında (How History will judge US? Building on Success. Opportunities for the Next Administration) dile getirdiği başarı öyküsü bu soruya yanıt oluşturmuyor elbette. Amerikalıların artık siyasetçilerini daha ciddi biçimde sorgulamalarında yarar bulunduğuna kuşku yok.   

 

Avrupalılara gelince, Berlat, bir yandan okurlarını bu durumun bilincinde olmaya ve konuyu Fransa’da ve mümkünse AB platformunda tartışmaya açmaya davet ediyor, diğer yandan ABD’nin yakalandığı hastalığa tanıyı koyuyor. Psikolog ve psikiyatrlarca çok iyi bilindiğini savunduğu bu hastalığın, kendi özelliklerini yok sayarak başkasına atfetmek veya transfer etmek olarak kendini gösterdiğini vurguluyor. Ardından belki abartılı olabileceğini ama ana fikrinin doğru olduğunu belirterek bize şu soruyu yöneltiyor: (karşımızdaki) Birleşik Devletler mi, yoksa Haydut Devletler mi?               

 

 

- Advertisment -