Avrupa’nın faşizmle dayanışması

Hedef belli ki Avrupa’da Erdoğan üzerinden Türkiye ve temsil ettiği farklılıklara karşıt bir kamuoyu oluşturmak. Bunun Avrupa’nın içindeki yabancı düşmanı, İslam karşıtı, ırkçı faşist eğilimlerle dayanışma içinde yapılması birilerine kolay görünüyor belki ama Avrupa’nın geleceği bakımından son derece sakıncalı.

17.03.2017 09:19
Akın-Özçer

akinozcer@outlook.com

 

Hollanda hükümetinin geçen hafta sonu Diplomatik ve Konsüler İlişkiler hakkındaki Viyana sözleşmeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal ederek neden olduğu kriz Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında her an patlaması beklenmekte olan krizi tetiklemişe benziyor.

 

Aslında her şey Erdoğan karşıtı Avrupa medyasının gururu incinmiş Türkiye’ye yönelik bardağı taşıran yazılarıyla başladı. Örneğin Le Monde’un 13 Mart’ta yayımladığı “Türk Cumhurbaşkanı Avrupa’yı provoke ettiğinde” (Quand le président turc provoque l’Europe) başlıklı başyazı bu konuda ateşin üzerine benzin döken türdendi.  

 

Başyazı, son derece ironik bir cümleyle başlıyordu: “Her geçen gün Türkiye’yi AB’den biraz daha uzaklaştırıyor.” Yazıyı kim kaleme almışsa, bazı Fransız siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine coğrafi nedenlerle karşı çıktığını hatırlamış olacak ki, “tartışmanın artık sadece coğrafi olmadığını” vurgulama zorunluluğunu hissetmişti. “Tartışma tabii ki siyasi” demiş ve eklemişti: “Recep Tayyip Erdoğan’ın son günlerde Avrupalılara yönelttiği hakaretler Ankara ile AB arasındaki kırılmayı daha da arttırıyor.” Peki, Le Monde hakaret olarak nitelediği Erdoğan’ın AB’ye yönelttiği sert eleştirilerin nedenini açıklamış mıydı, Hollanda ile yaşanan sorunun özüne girmiş miydi? Hayır, bu konuda hiç ama hiçbir şey söylememişti.

 

Buna karşılık, AB’yi Hollanda ile dayanışmaya çağırmıştı. Hollanda hükümeti 50 yılı aşkın süre önce imzalanmış Viyana sözleşmelerini ihlal etmiş, olsun varsın. Hollanda hükümeti AİHS’nin 11. maddesine aykırı şekilde barışçıl toplantı özgürlüğünü atlı polisleri ve köpekleri ile çiğnemiş, Rotterdam Başkonsolosluğumuz önünde toplanmış çoğu kendi uyruğundaki insanlara karşı orantısız güç kullanmış, olsun varsın. Başyazar, Hollanda’nın AB üyesi olmasını arkasında durmak için yeterli görmüş olmalı ki AB’yi ivedilikle Erdoğan’ın başta Almanya olmak üzere “kabul edilemez muamelede bulunduğu” üyeleriyle dayanışma içinde olmaya davet etmişti.

 

Başyazar, Fransa’nın Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Metz’de Türk toplumuyla bir araya gelmesine izin vermesinin tartışılmasının marjinal bir konu olduğunu araya sıkıştırmayı da ihmal etmemişti. Etmemişti çünkü ılımlı Sağ’ın hakkında soruşturma açılmış olan sorunlu Cumhurbaşkanı adayı Fillon, Çavuşoğlu’na izin verdiği için Cumhurbaşkanı Hollande’ı “Avrupa dayanışmasını bozmakla” suçlamıştı. Aşırı Sağcı Bayan Le Pen de Twitter mesajında “Fransa’da başka ülkelerin seçim kampanyası yapmasına karşı olduğunu” açıklamıştı. Le Monde’a göre, Hollande da haklıydı; asıl tartışılması gereken bu değil, “Erdoğan’ın yetkilerini önemli ölçüde arttıran” anayasa değişikliğinin halkoyuyla benimsenmesiydi. Çünkü bu değişiklik kabul edilirse, Erdoğan’ın “otoriter sapması” (dérive autoritaire) hukuki temele kavuşacak, Türk rejimi Orta Doğu’daki diktatörlük modeline yaklaşacaktı.

 

Le Monde gibi saygın bildiğim ve 30 yılı aşkın bir süredir okuduğum bir gazetenin “faşist sapma” (dérive fasciste) içinde olmasına hem şaşırıyor hem de üzülüyorum. Bunu Türkiye’de baştan beri AB projesine karşı çıkan değil, aksine AB üyelik sürecini desteklemiş ve bu yolda bürokrat olarak emek de harcamış biri olarak söylüyorum. AB, kurucu babalarının savunduğu bir “barış ve farklılıklar içinde birlik” projesi olarak kaldığı ölçüde değerlidir. Bunun için de temel aldığı evrensel demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerini, bu ilkeleri ayaklar altına alan kendi üyelerinin çıkarları dâhil her şeyin üzerinde tutması gerekir. Hangi gerekçeyle olursa olsun, ülkesindeki ırkçı faşistlerin tezlerine prim veren bir üyesiyle dayanışma içine girerek değil.

 

Le Monde’un başyazarı ayrıca özellikle Alman televizyon ve gazetelerinin yaptığı gibi 16 Nisan’da referanduma sunulacak anayasa değişikliği paketi hakkında gayriciddi argümanlar öne sürmekten çekinmiyor. Le Monde’un yabancı bir gazete de olsa bu pakete karşı tavır almasını ben şahsen yadırgamıyorum ama karşılaştırmalı ciddi bir analiz yapması kaydıyla. Oysa yapılan, diğer bazı ülkelerin medyası gibi, bazen pakette hiç yer almayan hususlardan hareket ederek, çoğu kez buna bile ihtiyaç duymadan “kafadan” bu anayasa değişikliğinin diktatörlüğe neden olacağını, Türkiye’nin demokrasiden uzaklaştığını ileri sürmek. Bu ciddi bir yaklaşım değil ve 15 Temmuz’da Türkiye’yi olması gerektiği gibi desteklememiş olan bu medyanın, darbecilere ev sahipliği yapan ülkelerle birlikte, “hayır” lehine bu kadar aşırı bir baskı yapması sadece benim değil halkın çoğunluğunun da kafasında birçok soru işareti oluşturmuş durumda.

 

Başyazar bu nedenle kaygılı; AK Parti’nin Avrupa’daki mitinglerinin yasaklanmasının Erdoğan’ı güçlendireceğine dikkat çekiyor. “Ne Türkiye’nin jeopolitik güçlüklerinin ne kurbanı olduğu terörizmin ne seçim kampanyası ihtiyaçlarının ne de Türkiye’nin Suriyeli mülteciler konusundaki yardımının, hiçbir şeyin” Avrupalıların Erdoğan’ın “hakaretlerini” karşılıksız bırakmaları için gerekçe olamayacağını söylüyor. Ama ne yapılacaksa “akıllıca” yapılmalıdır diyor.  “Yoksa” diyerek ironik bir yaklaşımla ekliyor: “AKP’nin Avrupa’daki seçim toplantılarına getirilecek yasak, Erdoğan’ın içeride sürdürdüğü ifade özgürlüğünü bastırma politikasına destek olur.”  Sanki Rutte hükümetinin dünyanın en anti demokratik ülkelerinin bile saygı gösterdiği Viyana sözleşmelerini ihlali pahasına bakanların mitinglerini engellemesi  ifade ve toplantı özgürlüğünü şiddet kullanarak bastırmak değilmiş gibi. Demokrasi ve insan hakları şampiyonu olarak geçinen gazetenin başyazarının bu konuda hiç ama hiçbir kınamada bulunmamasını görmeyecek kadar kör mü olmamız gerekiyor?

 

Başyazar, Hollanda’nın yabancı düşmanı, ırkçı politikacısı Wilders’ın politikalarını değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Batı’da Nazizm hale yaşıyor” ve “Lahey faşizmin başkenti” sözlerini provokasyon olarak niteliyorsa, kendisinin ve Le Monde’un “faşist sapma” içinde olduğunu düşünmek için asgari gerekçemiz vardır. İlginçtir ama başyazar bir sonraki cümlede Erdoğan’ı kastederek, “muhataplarının hassasiyetleriyle oynayan bir adamla normal ilişkiler sürdürebilir mi” diye soruyor ama kendilerinden olduğu için mi bilmem Gert Wilders için hiçbir şey söylemiyor. Buna karşılık AB’yi “yaptırımlarla tehdit eden” Türkiye’ye topluca cevap verilmesini tavsiye edebiliyor.

 

Aslında Le Monde’un başyazısı gazeteye özgü bir görüşü değil Avrupa ana akım medyasının konuya genel yaklaşımını yansıtıyor.  Örneğin hükümetiyle sorun yaşamadığımız İspanya’nın ana akım medyasında bile Le Monde’un başyazısındaki yaklaşım geçerli. El País’in geçtiği “Erdoğan Hollanda’yı bakanlarının mitinglerini engellemesini pahalıya ödeyeceği hususunda uyardı” (Erdogan advierte a Holanda de que pagará caro impedir los mítines de los ministros) başlıklı haberi mesela. Bu haberin spotu şöyle: “Türk İslamcıları Nisan’daki referandumda kazanç sağlamak için Avrupa ülkeleriyle ipleri geriyor.” Bu cümleye göre, Hollanda’nın yaptıklarını eleştiren ben dâhil herkes dolaylı olarak İslamcı. Bu spottan sonra kalkıp haberi aktarmaya gerek var mı bilmiyorum. Sadece bu cümleden “İslamcı değilsen Hollanda’yı değil Türkiye’yi eleştirmen, 16 Nisan’da da hayır oyu kullanman gerekir” gibi sonuçlar çıkarmak mümkün.

 

El País’e de haksızlık yapmayalım. İspanya’nın en saygın gazetesi olarak gördüğüm için hep bu gazeteden örnekler veriyorum ama diğer İspanyol gazeteleri de çok farklı bir tutum içinde değil. Örneğin Rajoy hükümeti yanlısı ABC de aynı gün benzer bir başlıkla çıktı. Spotu da aynen şöyle: “Erdoğan Hollanda ile krizi anayasa referandumunda oy kazanmak için maniple ediyor”.  Ama ABC, haberinde Hollanda’yı eleştirmeyi “İslamcılara” değil aşırı milliyetçilere fatura ediyor. Hollanda’yı protesto edenler arasında aşırı sağcı bir örgüt olduğunu vurguladığı Bozkurt’ların işaretini yapanlar olduğunu aktarıyor. Her iki gazetenin haberinde de Wilders’ın nasıl yabancı düşmanı, İslam karşıtı ve ırkçı olduğuna dair en ufak bir atıf bile yok. “Yabancı düşmanımız, ırkçımız, faşistimizle biz Avrupalılar haklıyız” mesajı veriliyor adeta.  

 

Yukarıdaki örnekler aslında Hollanda krizine uzak kalmış, ikili planda sorun yaşamadığımız ülkelerin medyasından. Hollanda’nın resmen arkasında duran Almanya ile yörüngesindeki ülkelerin medyasında yayımlanan haber ve yorumların çok daha sorunlu olduğu hepimizce biliniyor.

 

Hedef belli ki Avrupa’da Erdoğan üzerinden Türkiye ve temsil ettiği farklılıklara karşıt bir kamuoyu oluşturmak. Bunun Avrupa’nın içindeki yabancı düşmanı, İslam karşıtı, ırkçı faşist eğilimlerle dayanışma içinde yapılması birilerine kolay görünüyor belki ama Avrupa’nın geleceği bakımından son derece sakıncalı. Faşizmle dayanışma öncelikle Avrupa’yı Avrupa yapan “farklılıklar içinde birlik” ilkesini yıkmak ve Eski Kıta’yı milyonlarca insanını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı yıllarına geri götüren zaman tünelinin kapısını aralamak anlamına geliyor.       

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

hrac19.03.2017 08:01:52
Sayin yazar, AK Partiyi savunmak elbette ki hakkinizdir ama bu kadar da insanlari ahmak yerine koyarak makale yazilmaz kardesim. Sanki biz bu ulkede yasamiyoruz, beyin ozurluyuz de gordugumuz yasadigimiz olaylari anlamaktan aciziz. Biraz insanlara saygi gosterin lutfen.