ABD’nin karbon demokrasisi

Washington’la yaşadığımız sorunlar aslında Türkiye’ye özgü değil. ABD’nin dünyaya kendisini, Western filmlerinin kahramanı gibi, uluslararası ilişkilerin yanlı bir yargıcı olarak konumlandırarak bakmasından kaynaklanıyor. Bu çarpık bakış, Washington’daki iktidarlara, BM Yasası’nın temelini oluşturan ülkelerin eşitliği ilkesinden başlayıp, uluslararası hukukun etrafından dolaşarak, gücü elverdiği ölçüde dünyada her istediğini yapabileceği siyasi opsiyonlar sunuyor.

21.11.2017 09:33
Akın-Özçer

akinozcer@outlook.com

Karbon demokrasi” yukarıdaki kısa tanımından da anlaşılacağı üzere bir tür demokrasi değil. Vietnam savaşından bu yana aykırı siyasi analizleriyle tanınan Amerikalı ünlü dilbilimci Noam Chomsky’nin dediği gibi, demokrasi yoksunluğu aslında. Başka bir deyişle, karbon demokrasi, “her şey enerji, hiçbir şey demokrasi” anlamına geliyor. ABD’nin ihtiyaç duyduğu enerjiyi ve ikmal güvenliğini sağladığı için ittifak yaptığı ülkelerin demokratik olmasının hiç ama hiç önemi yok. Müttefikleri örneğin Suudi Arabistan gibi demokrasiden hiç nasibini almamış bir ülke ya da Sisi’nin Mısır’ı gibi askeri bir diktatörlük de olabilir. Onlar müttefik, ABD’nin bu politikasına karşı çıkan ülkelerse, ne kadar demokratik olurlarsa olsunlar düşman muamelesi görür.

 

Bu itibarla Suudi Arabistan öteden beri olduğu gibi bugün de Washington için muteber bir müttefik, kadınlara bugüne kadar uyguladığı utanç verici araç kullanma yasağını kaldırdığı için ayrıca “reformist” olur. Kanlı bir askeri darbeyle Mısır’da iktidarı ele geçiren Sisi’nin önüne kırmızı halılar serilir, askeri bakımdan güçlendirilir. Ama buna karşılık bölgenin en demokratik ülkesi Türkiye “demokrasi özürlü” ilan edilir. Seçilmiş Cumhurbaşkanı da “diktatör”, sultan”, düşman anlamında “İslamcı” bile ilan edilir. Beyaz eldivenli darbelerle, askeri darbeyle ya da teröre destek verilerek iktidardan düşürülmeye çalışılır. Bir ülkenin ABD için dost sayılması gerçek bir demokrasiye sahip olmasına değil karbon demokrasisine saygıda kusur etmemesine bağlıdır çünkü. 

 

Daesh karbon demokrasisinin askerleri mi ?

 

BBC’nin geçen hafta “Rakka’nın pis sırrı” başlıklı haberiyle duyulan Daesh’in dünyaya vahşi kafa kesmeleriyle tanıtılan acımasız teröristlerinin Rakka’dan Amerikan kontrolü altında sağ salim çıkarılmasının da karbon demokrasisinin gereği olduğuna ilişkin değerlendirmeler var.  Montreal’den yayın yapan Küresel Araştırmalar Merkezi’nin sitesinde önceki gün Bill Van Auken imzasıyla yayımlanan değerlendirme bunlardan biri. Auken yaygın bir desteği olmayan Sosyalist Eşitlik Partisi (Socialist Equality Party) mensubu; 2004’de bu partinin Başkan adayı seçilmiş Amerikalı bir siyasetçi.

 

Analizinde BBC’nin haber ve görüntülerinin yayımlanmasının, Amerikan halkına Daesh’in kökünün Irak ve Suriye’de son teröriste kadar kazınacağı konusunda atıp tutan siyasetçilerini, terörizmle sözde savaşları hususunda zor duruma düşüreceğini vurgulayan Bill Van Auken, Pentagon’un İngilizlerin sızdırdığı haberleri tümden yalanlayamadığına ama bazı bahaneler ürettiğine işaret ediyor. Bu bağlamda örneğin “Inherent Resolve” operasyonu sözcüsü albay Ryan Dillon’un kamuoyuna yaptığı şu açıklamayı aktarıyor: “biz bir kişinin bile (Rakka’dan) gitmesini istemiyorduk zira stratejimizin gereği buydu ama bu kararı nihayet arazideki yerel komutanlar aldı. Savaşanlar ve ölenler onlar, bu kararı alma hakkı da onların doğal olarak.

 

Bill Van Auken, hepimizin aklına geldiği gibi, Daesh’li militanların güvenli biçimde sağ, salim Suriye’nin başka bölgelerine taşınması kararının aslında stratejik nedenlerle askeri hiyerarşinin ve istihbarat servislerinin üst düzeyinde alınmış olduğu görüşünde. ABD’nin Rakka kuşatmasını bir an önce bitirmek için sabırsızlandığını söyleyen Bill Van Auken, kısa vadede hedefin bir an önce Deir Ez-Zor’daki petrol ve doğal gaz kaynaklarını rejim güçlerinin elinden olmak olduğunun altını çiziyor.  

 

Washington aslında Daesh’in bölgede uzun vadede de varlığını sürdürmesinden yana. Çünkü “İslamcı” milislerin varlığı Suriye ve Irak’ın sürekli işgal altında tutulması için değerli bir bahane oluşturuyor. Auken bunun bir öngörü olmadığına, ABD Savunma Bakanı Mattis’in geçen hafta Pentagon’da düzenlenen bir brifingde Amerikan ordusunun “savaşa son verecek siyasi çözüme kadar Suriye’deki yasadışı işgalini sürdüreceğine bizzat işaret ettiğine” dikkat çekiyor. (https://www.mondialisation.ca/le-sauvetage-americain-de-letat-islamique-a-raqqa-est-revele/5618958)

 

Bill Van Auken atıfta bulunduğum yazısında, Rakka’nın düşmesiyle yenilgisi kesinleşen Daesh’in ortadan kalkabileceğini ama terör örgütünün adamlarının bu defa “rejim karşıtları” etiketiyle bölgede Amerikan emperyalizmine hizmet etmeye devam edeceğini öne sürüyor. CIA ve Washington’un bölgedeki müttefikleri tarafından Suriye’ye milyarca dolarlık silah ve mühimmat yığıldığına ve bu silahlardan geçmişte Daesh’in de beslenmiş olduğuna işaret eden Van Auken, Washington’un bundan sonraki aşamada bu yerel kuvvetleri aracılığıyla İran ve Rusya ile de çatışmaya girerek Suriye’de rejim değişikliğini hedef belirleyeceğini iddia ediyor.

 

Uluslararası hukukun etrafından dolanmak

 

Noam Chomsky’ye göre, ABD aslında uluslararası hukuka aldırmayan “saldırgan, terörist bir haydut devlet” (rogue state). 2014’de Küresel Araştırmalar Merkezi’ne verdiği bir mülâkatta, CIA’in o yılın Ekim ayında New Times’te yayınlanan bir belgesine dayanarak, ABD’nin Küba’dan Nikaragua’ya, Angola’dan Somali’ye kadar üçüncü dünya ülkelerine yaptığı askeri müdahalelerin aslında “büyük terörist operasyonlar” olduğuna dikkat çekiyordu. Dolayısıyla bugün Suriye’de PKK/YPG ile birlikte operasyon yapması, teröristleri müttefik ilan etmesi yeni bir şey değil. Ama Chomsky’nin belirttiği gibi terörist eylemleri başkaları değil de ABD yaptığında kimsenin bu konuda bir fikir beyan etmesi söz konusu olmuyor. Bu durumun değişmesinin tek yolu var. O da Amerikan halkının uyanması ve bu tür politikalara destek vermemesi.  (Https://www.mondialisation.ca/les-etats-unis-sont-un-etat-voyou-et-un-etat-agresseur-et-terroriste/5417915)

 

Bu konuyu Serbestiyet’te geçen yıl yayımlanan “Birleşik ya da Haydut Devletler” başlıklı yazımda ayrıntılı olarak işlemiştim. O yazımda işaret ettiğim gibi, ABD için “haydut devlet” terimini ilk kullananlardan biri de William Blum. 60’ların başında Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan ama Chomsky gibi Vietnam savaşı nedeniyle düş kırıklığına uğrayarak ayrılan gazeteci yazar Blum ’un 2000’de yayımlanmış “Haydut devlet: dünyanın tek süper gücü hakkında bir rehber” (Rogue State: A Guide to the World's Only Superpower) başlıklı bir kitabı var. (http://serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/birlesik-ya-da-haydut-devletler-720597)

 

Güncelliğini koruyan, dolayısıyla hatırlamakta yarar olan yukarıda linkini verdiğim yazım, Türkiye’nin bugün gerek Suriye’de teröre verdiği destek gerek iç hukukunun evrensel ilkelere aykırı olarak sınır aşan niteliği (Zarrab davası) nedeniyle ABD ile yaşadığı sorunlara ışık tutuyor. (Http://serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/birlesik-ya-da-haydut-devletler-720597)

 

Dikkatlice okunmasından görüleceği gibi, Washington’la yaşadığımız sorunlar aslında Türkiye’ye özgü değil. ABD’nin dünyaya kendisini, Western filmlerinin kahramanı gibi, uluslararası ilişkilerin yanlı bir yargıcı olarak konumlandırarak bakmasından kaynaklanıyor. Bu çarpık bakış, Washington’daki iktidarlara, BM Yasası’nın temelini oluşturan ülkelerin eşitliği ilkesinden başlayıp, uluslararası hukukun etrafından dolaşarak, gücü elverdiği ölçüde dünyada her istediğini yapabileceği siyasi opsiyonlar sunuyor. O bakımdan bu tür sorunları aşmanın tek yolu, Amerikalı siyasetçilerin “the rest of the World” kavramıyla aşağıladığı dünyanın geri kalanının uluslararası hukuku ve barış ve güvenliği önceleyen politikalarla bir araya gelmesinden geçiyor.      

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.