11 Eylül kimlere neleri hatırlatıyor?

11 Eylül ezbere seçilmiş bir tarih değil. Fazla ayrıntıya girmeden belirtmek gerekirse, 11 Eylül 1714, Utrecht Barış Anlaşması ile sonuçlanan İspanya veraset savaşında Arşidük Carlos yanlısı Katalan ordusunun (coronela) savunduğu Barselona’nın Borbon’ların eline geçtiği tarihi simgeliyor. Katalanların kentin bir yıldan fazla süren kuşatmasında gösterdikleri direnç ve kahramanlık 1980’de özerk parlamento tarafından ölümsüzleştirilmiş bulunuyor. Bunda Barselona ile Madrid’in o savaşta karşı cephelerde yer almış olmasının da rolü var kuşkusuz.

15.09.2017 07:56
Akın-Özçer

akinozcer@outlook.com

 

Şili’de İngilizce “The Clinic” adıyla çıkan ama İspanyolca yayınlanan haftalık siyasi mizah gazetesi 11 Eylül’de “Şili’de ve dünyada öteki 11 Eylül anma törenleri” (Las otras conmemoraciones del 11 de septiembre en Chile y el Mundo) başlıklı bir yazı yayımladı. 11 Eylül, Şili halkı için öncelikle General Augusto Pinochet önderliğindeki silahlı kuvvetlerin Condor Planı çerçevesinde CIA ve Amerikan donanmasının desteğiyle gerçekleştirdiği kanlı darbenin 44. yıldönümü. Gözaltında kaybolan, öldürülen, ağır işkence görenlerle birlikte 40 binin üzerinde kurbanı olduğu resmen açıklanan, Devlet Başkanı Salvador Allende’nin de bombalanan Moneda Sarayı’nda yaşamını yitirdiği bu askeri darbe Şili ve Latin Amerika yakın siyasi tarihinin kara lekelerinden birini oluşturuyor.

 

Kasım 1998’de Patricio Fernández Chadwick tarafından çıkarılan gazetenin “The Clinic” adını taşımasının da 11 Eylül 1973 darbesi ve lideri General Pinochet ile ilgisi var. Pinochet o yıl 10 Ekim’de ünlü İspanyol yargıç Baltasar Garzón’un ağır insan hakları ihlalleri suçlusu olarak hakkında düzenlediği iddianame sonucu tedavi için bulunduğu Londra’daki The London Clinic’te tutuklanmıştı. Sol eğilimli gazeteye Pinochet’in klinikte tutuklanmasından esinlenilerek bu ismin verildiği söyleniyor.

 

Gazetede yayımlanan atıfta bulunduğum yazının altını çizdiği gibi, eğer 11 Eylül 2001’de New York’ta İkiz Kuleler uçak saldırılarıyla çökmemiş olsaydı, 11 Eylül denildiğinde sadece Şili değil bütün dünya öncelikle Pinochet’in kanlı darbesini anımsayacaktı. Bugün artık genç kuşaklar 11 Eylüllerde Şili’deki darbeyi belki hiç hatırlamıyor. Bu aslında ABD’nin imzasını taşıyan benzer darbelere maruz kalmış tüm dünya ülkeleri için iyi bir şey değil. Zira 11 Eylül 2001’de, sadece yaşamını yitiren 2977 sivil Amerikalı değil, o zamana değin birçok askeri darbenin arkasında yer almış ve “Contras” gibi terör gruplarını desteklemiş olan ABD de, devlet olarak, “terörizmin kurbanı” konumunda bulunuyor. Amerikan yönetimleri bu sayede o tarihten bu yana dünyaya ülkesini vuran terörün kaynağı olarak gördüğü bölgelere yaptığı askeri müdahaleleri meşru gösteriyor.        

 

11 Eylül, 16.0 sürümü

 

Bu alt başlık aslında Belen Fernandez’in 11 Eylül’de Londra merkezli Middle East Eye’de yayımlanan yazısının başlığı. 1982 Washington doğumlu Fernandez’in genç yaşına karşın yayımlanmış iki kitabı (The İmperial Messenger: Thomas Friedman at Work, Coffee with Hezbollah) da bulunuyor. Söz konusu yazısında yukarıda parmak bastığım konuyu ön plana çıkarıyor: “11 Eylül saldırıları 16 yıl sonra hâlâ Amerikan ordusunun Irak’tan Yemen’e, oradan Pakistan’a kadar birçok ülkeyi yok etmesine gerekçe oluşturuyor. ‘Özgürlük’ gerçekten kazanıyor mu? “(http://www.middleeasteye.net/columns/september-11-version-160-2020688379)

 

11 Eylül gününü Roma Üniversitesinde bir yıl eğitim görmek üzere İtalya’ya gidiş hazırlıkları yaparken Austin’de (Teksas) geçirdiğini, saldırılardan sonra uzun süre uçak saldırısı korkusu yaşadığını anlatan Latin kökenli yazar, o zaman televizyonda gördüğü Başkan George W. Bush’un sürekli “teröristleri deliklerinden çıkarmaya zorlayacaklarını” (smoke ’em out of their holes) söyleyip durduğunu, bunun 16 yıl sonra ne anlama geldiğinin çok iyi anlaşıldığını vurguluyor.

 

ABD’nin ve kendi terör eylemlerini mazur göstermek için “Filistin terörizmi” kavramını mediatize eden “suç ortağı” İsrail’in 11 Eylül ertesinde ilan edilen medeniyetler savaşının nimetlerinden yararlandıklarına işaret eden Fernandez, bu dünyada kimin “terörist”, kimin “kurban” olduğunun anlamak için “ABD ile İsrail’in hiçbir zaman terörist olamayacağı” gibi basit bir kural icat edildiğini vurguluyor. Bu kuralın onlar “okulları, hastaneleri, camileri havaya uçurmuş veya çocukları öldürmüş olsalar da” her koşulda geçerli olduğunun altını çiziyor.

 

Latin kökenli yazar ayrıca, yabancı ülkelerde işgal güçlerine karşı gösterilen direncin ne yazık ki “ABD’ye saldırılar” olarak takdim edildiğini, “Amerikan terörizminin” kurbanlarından da “ABD’nin sivil kayıplardan kaygı duyduğu mitini kabul etmelerinin” beklendiğini belirtiyor. Fernandez, “birilerinin cebini dolduran ve kendilerini insanlıktan uzaklaştıran sonu olmayan bir çatışma, kin ve korku tuzağına sıkışmış Amerikalıların” daha ne kadar Başkan Bush’un 16 yıl önce sarf ettiği “teröristler özgürlüklerimizden nefret ediyor” sözüne inanarak özgür olduklarını sanacaklarını sorguluyor.

 

Belki birkaç ay ya da yıl tereddüt geçirdikten sonra, 11 Eylül denildiğinde birçoğumuzun aklına artık ABD’nin “radikal İslamcı terör” bahanesiyle özellikle İslam coğrafyasını işgal politikası geliyor. Birçoğumuzun yanıtını aradığı soruların, kaygılarımızı paylaşan Amerikalı bir yazar tarafından ifade edilmesi ve Londra merkezli bir dijital gazetede yayınlanması umut verici bir gelişme kuşkusuz.

 

Diada  

 

11 Eylül, bağımsızlıkçı siyasetçilerinin referandum girişimleri nedeniyle Avrupa gündeminin ilk sıralarını işgal etmeye başlayan Katalunya’nın da resmi milli günü.  Özerk parlamento 1980 yılındaki ilk oturumunda 11 Eylül’ü Katalunya’nın “milli günü” ilan etti. 1986’da yenilenen Katalan Özerklik Statüsü (Estatut) bu hususa 8. maddesinin 3 fıkrasında yer veriyor.

 

11 Eylül ezbere seçilmiş bir tarih değil. Fazla ayrıntıya girmeden belirtmek gerekirse, 11 Eylül 1714, Utrecht Barış Anlaşması ile sonuçlanan İspanya veraset savaşında Arşidük Carlos yanlısı Katalan ordusunun (coronela) savunduğu Barselona’nın Borbon’ların eline geçtiği tarihi simgeliyor. Katalanların kentin bir yıldan fazla süren kuşatmasında gösterdikleri direnç ve kahramanlık 1980’de özerk parlamento tarafından ölümsüzleştirilmiş bulunuyor. Bunda Barselona ile Madrid’in o savaşta karşı cephelerde yer almış olmasının da rolü var kuşkusuz.

 

11 Eylül bir süredir Katalan bağımsızlıkçıların sokaklara döküldükleri, kıyılar boyunca insan zincirleri oluşturdukları bir gün. Referandum tartışmalarının, bu bağlamda Madrid ile özerk hükümetin sürtüşmesinin gölgesinde yapılan bu yılki 11 Eylül (Diada) kutlamalarına katılım, belki de bu nedenle öncekilere oranla daha sönük geçmiş bulunuyor. Bununla birlikte katılım sayısı üzerinde de büyük bir tartışma var. Katılımcıların genel olarak 1 Ekim referandumunu destekledikleri varsayıldığı için bağımsızlık yanlıları katılımın 1 milyon olduğunu, merkezi hükümet kaynakları ise 350 bin dolayında kaldığını savunuyor.

 

Ayrı bir yazı konusu olduğu için Diada’nın detaylarına burada girmeyeceğim. Ama 11 Eylül denildiğinde, benim aklıma her birinde ayrı yazılar kaleme almış olduğum bu üç olay geliyor. Pinochet’in darbesi bize ayrıca hem arkasında aynı güç bulunduğu hem de yılı farklı olsa bile bir gün farkla gerçekleşmiş olduğu için Evren’in 12 Eylül darbesini de anımsatıyor.

 

Kabul etmek gerekir ki bu üç olaydan Türkiye’nin geleceğini en çok etkileyeni ABD’nin 11 Eylül 2001’de “radikal İslamcı terörle mücadele” etiketi altında İslam’a karşı ilan ettiği savaş.  Belen Fernandez’in deyimiyle ABD’nin iki yüzlü, yalanlara dayalı gayri insani politikalarını hatırlatan bu savaş, Suriye ve Irak’taki son sürümüyle bugün hâlâ hepimizi kaygılandırmaya devam ediyor.                

 

    

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.