Demokrasiyi savunmak gerekir

Demokrasiyi savunmak gerekir ama sadece olağanüstü koşullarda ya da kriz zamanlarında değil. Belki, öncelikle ve daha çok normal zamanlarda, adaletsizliğe, her türlü şiddetin şiddetsizlik ilkesine göre eyleme geçirilmemesine ve siyasal özgürlüklerin önündeki engellere karşı çıkarak savunmak gerekir. Ve nihayet, olağanüstü sorunların, olağan zamanlardaki günahlarımızın toplamı olduğunu unutmadan ‘büyük amaçlar’ için görmezden geldiğimiz ve içimize sindirmek için uğraş verdiğimiz küçük eksikliklerin, tutarsızlıkların ve korkunç çelişkilerin zihnimizi teslim almasına karşı çıkmak gerekir!

03.01.2018 10:11
A.Erkan -Koca



Demokrasilerin kendilerini savunması gereken bir dönemdeyiz. Onun, oldukça güçlü ve yerleşik olduğunu düşündüğümüz yerlerde bile popülizme nasıl da kolayca teslim olabildiğini izliyoruz ibretle. Her türlü adaletsizliğin ve şiddetin hiç olmadığı kadar meşrulaştığı, amaca ulaşmak için başvurulan kirli yolların kendi ‘ahlakı’nı ürettiğine şahit oluyoruz.

 

Geçmişin adaletsizliklerini yeni adaletsizliklerle ortadan kaldırabileceğimizi sanıyoruz. Korkunç çelişkileri normal kabul etmekten başka çıkar yolu olmayan her insan gibi giderek artan bir huzursuzlukla, ancak kendimizden vererek hayatımızı kazanabiliyoruz.   

 

Onca teoriden ve yazılı metinlerden iyi bildiğimiz birşey var ki demokrasilerin kendini savunmasının en önemli koşulu, siyasal iktidarların adaletsizliği ve şiddeti azaltabilir oluşudur. İronik olansa, bunu yapabilmek için zor gücüne ve şiddete başvurmak durumunda kalmasıdır. Bu kritik ilişki aynı zamanda siyasal iktidarların kalitesine dair önemli bir fikir verebilir. 

 

Demokrasi özünde, ‘şiddetsiz bir araçtır’ ve bütün varlık nedeni, şiddetin ancak ve sadece ‘şiddetsizlik gerçekçesi’yle başvurulabilir bir yol oluşunda gizlidir. Yani –biraz çelişkili gibi gelse de- demokratik bir yerde her türlü zor gücünün ve şiddetin yegâne anlamı ve amacı, şiddeti ortadan kaldırmak veya en aza indirmektir. Dolayısıyla, hukuk ve yasalarla olabildiğince meşrulaştırılan zor gücü, bir tür şiddeti şiddetsizliğe dönüştürme aracı olduğunda toplumsal rıza üretebilir. 

 

Zor gücü kullanılırken, yasalara harfiyen bağlı kalınsa ve iktidar gücü kullanılsa dahi şiddetin kendiliğinden bir meşruluğundan da söz edemeyiz. Şiddet söz konusu olduğunda meşruluğun yegâne kaynağı yasallık değildir. Tersine, yasallığın kaynağının meşruluk olması beklenir.

 

Bu ilişki, yasa uygulayıcıları arasında yasallık ve ‘yasacılık’ üzerinden kurulur. Pek çok yasa uygulayıcısı için meşruiyetin yegâne kaynağı, yasallıktır ve bu durum genel uygulamalarında büyük bir sorun yaratmazken, ‘şiddet’ söz konusu olduğunda sorunları bertaraf etmek o kadar kolay olmaz.

 

Şiddet, esasında kim kullanırsa kullansın ‘kendiliğinden’ meşru değildir. Haklılığı olsa da meşruluk için illa ki tarafların rızası gerekir. Ancak şiddetin ve adaletsizliklerin ortadan kaldırılması gibi meşru bir amaçla ve varolan sorunu gidermeye yetecek kadar, olabilecek en az dozda ve en az insanın zarar görmesine dönük olarak başvurulduğu takdirde, sonradan meşrulaştırılabilir.

 

Diğer bir ifadeyle, kamu görevlilerinin sahip oldukları zor kullanım yetkisi, kullanılmadan önce hakiki manada bir meşruluk içermez çünkü şiddette her zaman iki taraf vardır ve şiddete maruz kalanın rızası diye birşey söz konusu değildir. Bunu ancak dışarıdan üçüncü bir göz –yani kamuoyunun gözeticiliği- yaşanan olayların arkasından yapabilir ve olan biteni meşrulaştırabilir.

 

Şiddetin önceden meşrulaştırılması, kamuoyunun sonrasında hiçe sayılması ve demokratik denetim kanallarının baştan kapatılması anlamına gelir. Denebilir ki yasa uygulama süreçlerinin demokratik yönetiminin önündeki en önemli engel de bu açmazdan kaynaklanır. Diğer yandan, şiddeti doğuran zor kullanımının içeriğinde hep bir tehdit unsuru vardır ve tehdit, her zaman için aynı zamanda şiddetin kaynağıdır.   

 

Bu noktada, Hannah Arendt’in, Şiddet Üzerine’deki şu satırlarını hatırlamak gerekir:

 

İktidar ve şiddet birbirinin karşıtıdır. Birinin mutlak hakimiyetini kurduğu yerde diğeri barınamaz. Şiddet, iktidarın tehlikeye girdiği anda ortaya çıkar. Ama kendi başına bırakılırsa, iktidarın kayboluşuna yol açar. (s.70).

 

Burada kastedilen iktidar demokratik iktidardır elbette ve ‘iktidarın tehlikeye girdiği an’ esasında iktdarların ‘şiddetsizlik gerekçesi’ne bağlı kalmakta en çok zorlandıkları ve tehditkâr bir zor gücüne dönüştükleri andır. Her türlü şiddet, iktidarın gücünden çalan bir anti-demokratik güç kaynağıdır. Şiddetin önceden meşrulaştırılması hemen her zaman iktidarın kayboluşuna yol açan tehlikeli bir çıkmazdır. Arendt, kitabın başka bir yerinde de şöyle der:

 

İktidar gerçekten de devletin özüne ilişkindir, ama şiddet [öyle] değildir. Şiddet, doğası gereği araçsaldır; tüm diğer araçlar gibi, daima amacın rehberliğine ve onunla meşrulaştırılmaya gereksinir. Ve başka bir şeyle meşrulaştırılma ihtiyacındaki hiçbir şey, başka hiçbir şeyin esası olamaz.² (s.64).

 

Arendt’in burada kastettiği amaç da bir kez daha adaletsizliklerin ve şiddetin ortadan kaldırılmasıdır. Dolayısıyla şiddet, ancak kendi kendisini yok etmek gibi bir amaçla haklılık ve meşruluk kazanabilir. Demokrasilerin en büyük düşmanı şiddettir ve bütün yasalar özünde, onun ortadan kaldırılması ya da olabildiğince azaltılmasına dönüktür. Totaliter rejimler de bu anlamda sokaklardaki her türlü şiddeti ortadan kaldırabilseler de bunu ancak keyfiliğe her zaman açık daha büyük bir şiddet aracının sürekli baskısıyla yapabilirler. Demokrasilerde ise bu baskının yerini kamuoyunun siyasal iktidara yaptığı baskı alır.  

 

Demokrasinin, mutlak erki sınırlandırması, yönetimlerin keyfiliğini ortadan kaldırmak içindir çünkü keyfiliğin olduğu bir yerde –dünyanın en iyi yönetimi bile olsa- adaletsizliğin ve şiddetin azaltılması mümkün değildir. Sadece görünmezlik kazanabilir ve sessizliğe bürünebilir ama alttan alta sürekli bir huzursuzluk görünürdeki huzurun içini kemirir.

 

Yönetimde keyfilik, demokrasilerin ölümüdür. Dahası, keyfiliği yasalar ve hukuk eliyle ortadan kaldırmak oldukça zordur.  Yasalar ve hukuk ancak demokratik ilkeler hayat bulduğunda şidetsizlik aracına dönüşebilir ve keyfiliği yok edebilir.      

 

Burada kritik bir durum karşımıza çıkar. Kamu gücünün kullandığı zoru ve şiddeti meşru kılan şey, sanılanın aksine yasalar ve hatta hukuk değildir.  Zor gücünün şiddete dönüşmemesi için mutlaka demokratik, yani toplumun yönetim ve denetiminde olması, halka hesap –ve de olabildiğince çok bilgi- veren şeffaf bir kurumsal işleyişle şiddetsizlikten yana bir tavrın hakim kılınmaya çalışılması gerekir. Bu ise, ‘kanun ve nizamcı’ bir kamu düzeni vurgusundan çok güçlü, özgür ve medeni bir sivil toplumun siyasal özgürlüğüyle mümkündür.

 

Şiddet aynı zamanda sivillik ve siyasal karşıtlığı içerir ve tam da bu nedenle, siviller eliyle kullanılamazlık taşır. Şiddet, medenice iş yapmanın zıttı olarak insanlar arasındaki güvensizliğin kaba kuvvete dayalı ve zorbalıkla dışavurumudur.

 

Modern devletin şiddeti tekeline almış olması, topluma yaygın şiddete son verme gücü taşıdığı için önem arzeder ancak aynı zamanda yasalar eliyle korkunç bir zorba şiddet mekanizması haline dönüşme riski barındırır. Devletin şiddet araçlarının kontrol altında ve yön verilebilir –‘demokratikleştirilebilir’- olduğu düşüncesi ancak demokratik ilkelerin, toplumda olduğu kadar güvenlik bürokrasisinde de özü ve ruhunun işler oluşuyla mümkündür.

 

Bunun tam adı, şiddetsizlik ilkesidir. Şiddetsizlik ilkesi, sivil ruhun hakim oluşu ve  şiddet-dışı kalıp yasa uygulayıcılarını aktif şekilde sürekli bir gözetim altında tutmasıyla mümkündür.

 

Toplumda şiddete başvurma ihtiyacının yüksek oluşu, demokrasinin işlerliğine ve onun ilkelerinin kurumlar eliyle hayata geçirilmesine, siyasal iktidara ve bunun uzantısı ve sembolü olarak da yasa uygulayıcılara güvensizlikle doğrudan orantılıdır.

 

Özellikle, yasal olsa bile meşruluğunun sorgulanır ve şüpheli olduğu durumlarda –kimin eliyle olursa olsun- başvurulan şiddet –sonucu ne olursa olsun- güven değil güvensizlik doğurur.

 

Yeniden Arendt’e kulak verirsek,

 

İktidar, tam da siyasal toplulukların varoluşuna içkin olduğundan dolayı hiçbir haklılaştırmaya ihtiyaç duymaz. Ama yaptığı şey, meşrulaştırılmaya muhtaçtır…Meşruiyet, sorgulandığında temelini geçmişe oturtur. Haklılaştırma ya da gerekçelendirme edimiyse, gelecekte yatan bir ereğe ilişkindir. Şiddet, gerekçelerini göstererek haklılaştırılabilir, ama hiçbir zaman meşru olmayacaktır. Şiddetin gerekçeleri, niyetlenilen amaç geleceğe kaydırıldıkça inandırıcılığını yitirir. Kimse meşru müdafaa amacıyla gerçekleştirildiğinde şiddeti sorgulamaz. Çünkü şiddet yalnızca açık değil, aynı zamanda mevcuttur ve aracı haklı kılan amaç hemen orada durmaktadır. (s.65).

 

Buradan hareketle, son çıkarılan KHK’lar bağlamında belirtmek gerekir ki darbe ve benzeri olağanüstü zamanlar herhangi bir özel yasaya ve hükme gerek bırakmaksızın demokratik topluma kendiliğinden bir ‘meşru müdafaa’ hakkı verir.

 

Bu gibi olağanüstü durumlar, siyasal erkin meşru zor araçlarının ‘yetersiz’ kaldığı zamanlardır ve tam da bu nedenle, şiddetsizlik ilkesinin hayat bulması için sivil toplumun sorumluluk almasını gerektirir. Esasında bu gibi zamanlarda askerin iç güvenlik için kullanılmasının tehlikeli oluşu da yine zor gücünün kolaylıkla şiddete dönüşmesini engelleyecek şiddetsizlik ilkesinin işletilemez oluşundan kaynaklanır. Demokratik bir iktidar, askeri iç güvenlik alanında kullandığı takdirde şiddeti siyasetin yerine ikame etmiş demekir ve bu durum, söz konusu tehdit bertaraf edilse bile sonraki zamanlar için şiddetsizlik ilkesinin yeniden tesis edilemeyeceği bir siyasetsizlik üretir.   

 

Siviller açısından bu gibi zamanlarda üstlenilecek sorumluluğun, normal zamanlarda yasayı uygulayanları gözetim altında tutmaktan çok bir farkı yoktur. Hele ki burada tehdit altında olan doğrudan doğruya sivil siyasi iktidar olduğu ve de aslolarak onu korumaktan sorumlu bir kurum eliyle gerçekleştirildiği için bizatihi demokrasiye yönelik bir saldırı vardır ve sivillerin savunması ortaya çıkan savunma boşluğunun doldurulmasıdır. Ve esas sorun şu ki bunun ötesinde geleceğe dönük her türlü ‘cezasızlık’ olası bir yeni durumda verilecek mücadeleyi ve gösterilecek savunmayı meşru müdafaa olmaktan çıkarma, demokrasinin kendi kendisini savunma gücünü ortadan kaldırma tehlikesi taşır.  

 

Evet, demokrasiyi savunmak gerekir ama sadece olağanüstü koşullarda ya da kriz zamanlarında değil. Belki, öncelikle ve daha çok normal zamanlarda, adaletsizliğe, her türlü şiddetin şiddetsizlik ilkesine göre eyleme geçirilmemesine ve siyasal özgürlüklerin önündeki engellere karşı çıkarak savunmak gerekir. Ve nihayet, olağanüstü sorunların, olağan zamanlardaki günahlarımızın toplamı olduğunu unutmadan ‘büyük amaçlar’ için görmezden geldiğimiz ve içimize sindirmek için uğraş verdiğimiz küçük eksikliklerin, tutarsızlıkların ve korkunç çelişkilerin zihnimizi teslim almasına karşı çıkmak gerekir!

 

Hep söylendiği gibi demokraside sorunların çözümü her zaman için daha çok demokrasiyle mümkündür. 2018’in daha fazla demokrasi getirmesi dileğiyle!

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.