Selahaddin-i Eyyubi ve Kudüs

“Amcam Şirkuh [Şêrgo] bana doğru dönüp şöyle dedi: ‘Yusuf, eşyalarını topla, gidiyoruz!’ Bu emri alır almaz kalbime bir hançer yemiş gibi sarsıldım ve şu cevabı verdim: ‘Allahım, bana tüm Mısır krallığını verseler yine de gitmezdim!’”

15.12.2017 12:08
Abdullah -Kıran

29abdullah@gmail.com

 

Yukarıdaki sözler Selahaddin-i Eyyubi’ye ait.  Mısır seferine çıkma emrini veren amcası Şirkuh,  Nureddin Zengi’nin en güvenilir generali ve sağ koluydu. Ancak birkaç yıl arayla çıkacağı üç seferden sonra Mısır’ın gerçek hâkimi olacak olan Şirkuh, zaferinin üzerinden henüz iki ay geçmeden 23 Mart 1169’da hayata veda edince, yerine, henüz çok genç olan yeğeni Selahaddin vezirlik makamına oturdu. O dönem, her ne kadar Halife el- Adid resmen Mısır’ın yöneticisi görünüyorduysa da,  hem yaşının (18) Selahaddin’den de küçük olması, hem de hasta olması nedeniyle, ülkenin fiili yönetimi genç vezirdeydi.

 

Nureddin Zengi ile çatışma

 

Selahaddin iktidara gelir gelmez, Nureddin Zengi ile aralarında bir kriz patlak verdi. Katı bir Sünni anlayışına sahip olan Nureddin, Şiiliği “sapkın bir mezhep” olarak gördüğünden,  Selahaddin-i Eyyubi’den  Fatımi halifeliğine derhal son vermesini istedi. Ancak Selahaddin, çoğunluğu Şii olan halkın duygularını incitmek ve Fatımi ileri gelenlerini karşısına almak istemiyordu. Zaten Mısır’ı yönetme otoritesini Halife  el- Adid’den almıştı. Halifeyi tahttan indirdiğinde iktidarının resmi güvencesi de ortadan kalkacak ve Nureddin’e bağlı bir temsilci konumuna düşecekti.

 

Ancak Nureddin, Fatımi halifeliğinin ortadan kaldırılmasında çok kararlıydı. Nitekim 10 Eylül 1171’de Kahire’ye gelen bir Musullu, o gün (günlerden Cumaydı) minbere çıkarak  Abbasi halifesi adına hutbe okudu. Nedense hiç kimse bu olaya bir tepki vermedi. O sırada ölüm döşeğinde olan Halife el-Adid, bilinci yarı açık, yarı kapalı bir durumdaydı.  Selahaddin ona haber verilmesini yasakladı. Zaten birkaç gün sonra Şii Halife vefat etti ve böylece iki yüz yıllık saltanatın kendiliğinden sonu geldi. Nureddin Zengi de 15 Mayıs 1174’te Şam’da vefat edince, bir müddet sonra Selahaddin, Halep, Şam, Musul, Amid (Diyarbakır) derken adım adım bütün Ortadoğu İslam coğrafyasının tek hâkimi oldu.

 

“Kudüs için iki gözümü vermeye hazırım”

 

Kudüs’ü almak ve bölgedeki Frenk egemenliğine son vermek, önce Nureddin Zengi’nin ve ardından Selahaddin’in büyük tutkusuydu.  Hattâ bir müneccim Selahaddin’e “Kudüs’e girersen bir gözünü kaybedeceksin” dediğinde, Selahaddin’in “Kudüs’ü almak için iki gözümü de vermeye hazırım” diye cevap verdiği söylenir.

 

Selahaddin komutasındaki İslam orduları 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşatmaya aldı. Selahaddin beş gün boyunca şehrin çevresini dolaştı, hücuma geçmek için müsait bir yer aradı.  Ancak şehir gerçekten sağlam ve aşılması oldukça zor surlara sahipti.  Sonunda Selahaddin, Amûda Kapısı ve Sihyûn Kilisesi tarafından saldırmaya karar verdi. Hemen o gece mancınıklar oraya kuruldu. Bu arada Frenkler de şehrin surlarına mancınıklarını kurup savunma hazırlıklarını yapmışlardı. Sabahleyin ilk çatışmalar başladı. İbn’ül Esir, her iki tarafın da dini bir vecibeyi yerine getirme azmiyle çarpıştığını yazar. Kimi Frenk savaşçıları, hemen her gün şehrin dışına sortiler yapıyordu. Müslümanların büyük emirlerinden İzzeddin İsa bin Malik bu çarpışmalar sırasında şehit düştü (Emir İzzeddin’in babası Caber kalesinin hâkimiydi).  Derken Müslümanlar hendeği aşıp surlara ulaştı ve lağımcılar surlarda gedikler açmaya başladı. 

 

Karşı taraf tehdidin farkındaydı. Kudüs’ün ileri gelenleri toplanıp ne yapacaklarını istişare etmeye koyuldu. Sonunda aman dileyip Kudüs’ü Selahaddin’e teslim etme kararı aldılr. Selahaddin ilk başta teklifi kabul etmeyerek şöyle dedi: “Siz 1098 yılında şehri işgal ettiğiniz zaman halka nasıl muamele ettiyseniz ben de size aynı şekilde davranacağım. Siz nasıl onları öldürüp esir aldınız ve kötü muamele yaptınızsa, ben de aynısını yapacağım.” Selahaddin elçileri eli boş geri gönderince bu kez (Balian bin Barzan olarak da bilinen) Ramlalı Balian veya Nabluslu Balian devreye girdi. Frenklerin önde gelen soylularından olan Balian,  Haçlıların bozgunuyla sonuçlanan Hittin muharebesinin ardından Sur’a sığınmıştı. Daha sonra Selahaddin’den, Kudüs’teki karısı ve çocuklarını alıp Trablusşam’a götürmek üzere topraklarından geçme izni istemiş; Selahaddin de Balian’ın bir daha kendisine karşı silâh sarılmaması kaydıyla bu izni vermişti.

 

Ancak Balian Kudüs’e vardığında, direnişi sadece onun gibi bir liderin yönetebileceğini düşünen Frenklerin komutayı ele alması talepleriyle karşılaştı.  Bunun üzerine Balian Selahaddin’e haber yollayarak, bir daha silâha sarılmama yemininden kendisini azad edip etmeme kararını kendisinin vermesini istedi. Selahaddin de “eğer görevin Kudüs’te kalmanı ve silaha sarılmanı gerektiriyorsa yap” dedi. Amin Maalouf’un da işaret ettiği gibi Selahaddin, en azılı düşmanı da olsa, şerefli bir insanın hiçbir özel isteğini geri çevirmiyordu.

 

29 Eylül’de lağımcılar şehrin kuzey surunda bir gedik açtıklarında, Balian daha fazla direnmenin faydasız olduğunu anladı.  Aman almak için Selahaddin’e gitti ve şöyle dedi: “Ey Sultan! İyi bil ki, biz bu şehirde Tanrıdan başkasının bilmeyeceği kadar büyük bir kalabalığa sahibiz [Abû’l Farac şehirde atlı ve piyade 60,000 muharip olduğunu yazar: Cilt II, s.444]. Bu topluluk aman almak umuduyla savaşa ara verdi. Sen diğer şehirlerin halkına aman verdiğin için onlara da aman verirsin zannettiler. Onlar yaşamak istiyor, ölmek istemiyorlar; fakat eğer ölümden başka çare olmadığını görürsek, Tanrıya yemin ederiz ki çocuklarımız ve karılarımızı öldürür, mallarımızı ve eşyalarımızı ateşe veririz. Sizi bu mallardan bir dinar veya bir dirhem olsun istifade ettirmeyiz. Ne bir erkek ve ne de bir kadını esir alabilirsiniz. Bu işi bitirdikten sonra da Kubbet’üs-Sahra’yı, Mescid-i Aksa’yı ve diğer yerleri tahrip eder, sonra da elimizdeki esir Müslümanları öldürürüz. Bunların sayısı beş bindir. Kendimize bir tek hayvan dahi ayırmadan hepsini öldürür, sonra da hepimiz size karşı savaşa girer, canını ve kanını müdafaa etmek isteyen insanlar gibi savaşırız. O zaman da öldürülenlerin sayısınca adam öldürmedikçe ölmeyiz. Ya şerefimizle ölür, ya da şerefli bir şekilde muzaffer oluruz.” (İbnü’l Esir, İslam Tarihi, çev. Abdülkerim Özaydın, Bahar Yayınları 11. cilt, s.433.)

 

Sonunda Selahaddin Frenklere aman vermeyi kabul etti. Aslında daha baştan itibaren, aynen Halife Hz. Ömer gibi kutsal kente kan dökmeden ve hiçbir şeyi yıkmadan girmeyi hedeflemiş; ancak Frenkler direnince o da savaşmak durumunda kalmıştı.  Kentte yaşayan Doğulu Hıristiyanlar, özellikle Ortodokslar ve Yakubiler de, Latin din adamlarının kendilerini sürekli aşağılaması nedeniyle Selahaddin’e karşı direnme taraftarı değildi. Nitekim sultanın baş danışmanlarından Yusuf Batit, bir Ortodoks rahibiyfi (A. Maalouf, s.182). Sonunda varılan antlaşma gereği, erkeklerin onar dinar, kadınların beşer dinar, kız ve erkek çocukların da ikişer dinar vererek şehri terk edebileceği konusunda uzlaşıldı. Ancak bu fidye sözü bile tam anlamıyla yerine getirilmedi. İbnü’l Esir, “eğer verilen söz yerine getirilmiş olsaydı, hiç şüphesiz hazineler dolar, bütün halk da zengin olurdu” diye yazar. Selahaddin yaşlı insanların fidye ödememesini, hapsedilmiş aile babalarının da serbest bırakılmasını istedi. Bunun yanısıra Frenklerin dulları ve yetimlerini de fidyeden muaf tuttu. Daha sonra Frenklerden toplanan paraları askerlere, bilginlere ve âbidlere dağıttı (Şeref Han, Şerefname, Kürt Tarihi, çev. M.E. Bozarslan, Deng Yayınları, 1998, s. 60).

 

Selahaddin’in hazinedarları bu durumdan hiç memnun kalmadı. Yoksullar fidyesiz bırakıldığına göre, bari zenginlerin fidyesinin artırılmasını istediler. Ancak Selahaddin kabul etmedi. Kudüs piskoposu yanında altın, halı ve her türlü değerli eşya yüklü arabalarla şehirden çıkınca hazinedarlar çılgına döndü. Bu duruma şaşıran İmâdeddin el Ifsahani şöyle yazar : “Sultana dedim ki, ‘Bu piskopos, en az iki yüz bin dinar eden bir servetle beraber gidiyor. Biz onlara kendi mallarını götürebileceklerini söyledik, kilisenin ve manastırların hazinelerini değil.  Buna izin vermemeli!’” Ama Selahaddin şu cevabı verdi: ‘İmzaladığımız anlaşmalara harfiyen uymalıyız, o zaman kimse müminleri sözlerine uymamakla suçlayamaz. Tam tersine, Hristiyanlar gittikleri her yerde bizim onlara yaptığımız iyilikleri anlatacaklardır” (aktaran Amin Maalouf, s. 185). 

 

Öyle de oldu. Anlattılar.  Zira Selahaddin, hem dostları hem düşmanlarının takdirini kazanmış bir lider, komutan ve devlet adamıydı. Mertliği, cesareti, merhameti ve cömertliği dillere destandı. Selahaddin “ bazı insanların gözünde, para kumdan daha önemli değildir” derdi.  Paraya asla önem vermediğini bilen hazinedarları, ne olur ne olmaz diye bir miktar parayı ondan gizli tutarlardı. Ancak bu tedbire rağmen, sultan öldüğünde devlet hazinesinde bir tek Sur altın külçesi ve 47 gümüş dinar vardı.  Haçlı Seferlerinden sonra Avrupa’ya dönen bazı şövalyeler, isimlerinin sonuna “Saladin” unvanını ekledi (İlber Ortaylı, Osmanlı’ya Bakmak İnkılap Yayınevi, 2016, s.16).   Dante, İlahi Komedya’sının Paradiso (Cennet) bölümünde, İslâm dünyasından cennete gidebilmiş birkaç isim arasında Selahaddin-i Eyyubi’yi de sayar (Dante, İlahi Komedya, MEB Basımevi,  I. Cilt, s.103).

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.