Friedrich Barbarossa ve tarihte liderin rolü

Steven Runciman, “Haçlı Seferleri Tarihi” adlı üç ciltlik çalışmasında, Friedrich Barbarossa’nın ölümünden söz ederken şöyle bir belirlemede bulunur: “Fakat daima bir Führer’e tapmaktan hoşlanan Almanlar… bu Führer ortadan çekilir çekilmez bütün mücadele güçlerini yitirirler.”

30.11.2017 07:52
Abdullah -Kıran

29abdullah@gmail.com

 

Üçüncü Haçlı Seferi’ne katılmak üzere büyük bir orduyla Almanya’dan yola çıkan Kutsal Roma (Germen) İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın 10 Haziran 1190’da hayatını kaybetmesi, sadece Haçlı seferlerinin kaderini değiştirmesi bakımından değil, bir liderin halkı ve ordusu açısından nasıl bir role sahip olduğunu göstermek bağlamında da oldukça öğretici bir ders niteliğindedir. Friedrich Barbarossa’nın ölümü, bize Antik Mısır’daki devlet anlayışının hiç de yabana atılamayacağını hatırlatacak türdendir. Zira eski Mısır geleneğine göre, eğer kral varsa devlet vardır; kral yoksa devlet diye bir şey yoktur.

 

Kudüs’ün düşüşü ve Hıristiyanlardaki hayal kırıklığı

 

Kudüs düşmüş ve 1187’nin 2 Ekim’inde, yani Müslümanlar için kutsal olan bir Cuma günü, Selahaddin Eyyubi muzaffer bir komutan olarak kente girmişti. Selahaddin’in Kudüs’e girdiği gün, Hicri takvimin 583 yılı ve Recep ayının 27’sine denk gelmekteydi. Müslümanlar bu günü Hz. Muhammed’in Kudüs’ten göğre yükseldiği ve Allah’ın huzuruna çıktığı gün, yani Miraç Kandili olarak kutlar. İşte Selahaddin de iyi bir zamanlamayla Kudüs’ü Miraç Kandili’nde teslim almıştı. Sultanın kente girmesinden sonra bazı fanatikler, Frenk zulmüne misilleme olarak Kutsal Kabir Kilisesi’nin yıkılmasını talep etse de, Selahaddin buna şiddetle karşı çıktı; tüm ibadethanelerin önündeki güvenlik tedbirlerini arttırdı ve Frenklerin istedikleri zaman hacca gelebileceklerini duyurdu. Hiçbir ibadethaneye zarar verilmemesini sıkıca salık veren Selahaddin,  daha önce kiliseye dönüştürülmüş olan Mescidü’l Aksa’nın duvarlarını gül suyuyla yıkattıktan sonra, yeniden Müslümanların ibadetine açtırdı.

 

Ancak kötü haber tez ulaşmıştı. Kudüs’ün düştüğü haberi Hıristiyan dünyasını derinden sarstı.  Hıristiyanlığın doğudaki kalesi yitirilmiş, Hıristiyan ordusu “imha” edilmiş,   bütün Hıristiyanlar için en kutsal emanet sayılan Gerçek Haç Müslümanların eline geçmişti. Zaten bir süredir hasta olan Papa Urbanus, 20 Ekim 1187’de bu kara haberi aldığında üzüntüsünden derhal can verecekti. Urbanus’in yerine geçen VIII. Gregorius ise Kutsal Diyar’ın ve Kutsal  Haç’ın kaybını bir mektupla Hıristiyan âlemine duyurdu. Papa’nın mektubu aynı zamanda yeni bir haçlı seferi çağrısı niteliğindeydi. Üstelik Gregorius sefer çağrısı yapmakla yetinmiyor; haçlı seferine katılacak herkesin bütün günahlarının affolacağını da vaat ediyordu. Ancak yeni papanın yeni seferi organize etmeye ömrü yetmedi ve iki aylık papalıktan sonra, henüz sefer başlamadan 17 Aralık’ta (1187) Pisa’da öldü. Onun yerine geçen III. Clemens, Batı’nın en büyük hükümdarı Friedrich Barbarossa’yı göreve davet ederken, “kutsal savaşa” katılımları için Fransa ve İngiltere krallarına da haber verildi.

 

Friedrich Barbarossa’nın haçlı seferine katılması

 

Kuşkusuz Kudüs’ün düşüşü Friedrich’i de derinden üzmüştü. Zira Friedrich daha önce amcası Konrad ile birlikte İkinci Haçlı Seferi’ne katılmıştı ve daha o zamandan beri Müslümanlara karşı kin duyuyordu. 35 yıldır imparator olan Friedrich artık yaşlıydı; yetmişine yaklaşmaktaydı. Buna rağmen aylarca at sırtında sürecek bir yolculuğa çıkmaktan imtina etmedi.  27 Mart 1188’de Mainz’de Albano Kardinali’nin elinden haçı alan Friedrich, artık Üçüncü Haçlı Seferi’ne hazır sayılırdı. 1189’da Balkanları geçen Friedrich’in ordusu Edirne’de kışladı ve Konstntinopolis’e uğramadan Çanakkale’yi geçti; Kalamos üzerinden Alaşehir’e, oradan da Kılıç Aslan’ın Anadolu’daki topraklarına girip 17 Mayıs 1190’da Konya önlerine ulaştı. Kılıç Aslan’ın oğlu Kutbettin ile yaşanan çatışmadan sonra Friedrich Konya’ya girdi de; fakat burada fazla durmadı. Toroslar geçildikten sonra Silifke istikametine hareket edildi. Bu sırada Silifke limanı Kilikya Ermeni Krallığı’nın elindeydi (Runciman, III. Cilt, 13). Ancak Ermeniler derhal Selahaddin’e haber yolladı ve bu yeni Frenk istilası karşısında kendilerini korumaları için yalvardı (Maalouf, 182).

 

Selahaddin, Alman İmparatorunun 200-260 bin kişi olduğu tahmin edilen ordusuyla Kudüs’e doğru yola çıktığını duyduğunda, durumun ciddiyetini anladı. Tüm Müslümanları cihada çağırma kararı alarak, Sincar, Cezire, Musul ve Erbil valilerine haber yolladı. Hattâ Mağrib’in ve İspanya’nın Müslüman yöneticilerine de haber yollayarak, “batının Frenkleri nasıl doğudakilerin yardımına koşuyorsa” Müslümanların da aynı şekilde yardımlaşması gerektiği çağrısında bulundu.

 

10 Haziran 1190’da, Friedrich Barbarossa Toros dağları eteğindeki Kalkaydanos (Berdan) ırmağında öldü. Ölüm şekliyle ilgili rivayetler farklıdır; ya suyun akıntısını tahmin edemediği, ya atının sürçerek onu suya düşürdüğü ve ağır zırhı tarafından dibe çekildiği, ya da ihtiyarlamış olan vücudunun ani soğuğun şokuna dayanamadığı söylenir. İbnü’l Esir “su yüksekliğinin en fazla kalçasına kadar geldiği bir yerde boğulduğunu” belirtirken (Maalouf, 192), Abû’l Farac “ortalık çok soğuk olduğu için hastalanmış ve orada ölmüştü” diye yazar (Abû’l Farac, 454). Süryani vakanüvisler olayı “Haziran’ın sıcak bir gününde Kilikya’ya yapılan bir askeri sefer sırasında yıkanmak için girdiği Tarsus çayında boğuldu” şeklinde aktarır (Süryani  Vakanüvisler, 233).

 

Ünlü İngiliz Ortaçağ tarihçisi (Sir) Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi adlı üç ciltlik çalışmasında, Friedrich Barbarossa’nın ölümünden söz ederken şöyle bir belirlemede bulunur: “Fakat daima bir Führer’e tapmaktan hoşlanan Almanlar… bu Führer ortadan çekilir çekilmez bütün mücadele güçlerini yitirirler.”  Gerçekten de imparator öldükten sonra kimse ordudaki dizginleri elinde tutamadı; birlikler düzenlerini kaybetti. Bir kısmı geri dönmeye karar verdi. Yola devam edenlerin birçoğu açlık ve hastalıktan bitap düşerken, bir kısmı asi ve serkeş oldu. 21 Haziran’da Antakya’ya ulaşan Almanlar artık bir ordu değil, acınacak duruma düşmüş zavallılardı. Alman İmparatorunun sonu, deniz yoluyla Filistin kıyılarına çıkan Fransa ve İngiltere krallarının da işini zorlaştırdı ve sonunda Üçüncü Haçlı Seferi de Selahaddin karşısında hüsrana uğradı.

 

Şimdi asıl soru şudur: Friedrich Barbarossa’nın örneğinde görüldüğü ve Steven Runcman’ın ileri sürdüğü şekilde, acaba sadece Almanlar mı bir “Führer” olmadan bütün mücadele gücünü yitirirler -- yoksa teşvik edici ve yol gösterici bir lider olmadan, çoğu sıradan halk çoğu durumda bir hiç midir? Acaba tarihin akışını değiştirenler Büyük İskender, Selahaddin Eyyubi,  Deli Petro, Napoleon, Bismarck veya Mustafa Kemal gibi liderler midir, yoksa onların arkasındaki kitleler midir?

 

Steven Runciman’a hak tanıdığımızda, eski Mısır’daki devlet anlayışına benzer bir tutumu benimsemiş oluruz. Çünkü eski Mısırlılardaki devlet anlayışı bizimkiden oldukça farklıydı. Bizdeki modern devlet anlayışı, belirli bir toprak parçası üzerinde, kanunlar çerçevesinde bir yönetimi esas alır. Mısırlılar bu konuda çok daha basit bir anlayışa sahipti; onlara göre kralın varlığı devletin varlığıyla eşdeğerdi. Âdetâ devlet kraldan ibaretti. Onlara göre kral olmadan ne düzenden, ne güvenlikten ve ne de kamu işlerini üstlenecek bir otoriteden söz etmek mümkündü.

 

Friedrich Barbarossa örneği, eski Mısırlıların pek de haksız olmadığını düşündürüyor. 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Güleçyüz Faik3.12.2017 08:02:32
21.Asırdayız.Bilgi çağı.Bilgiye de,internet ve uydu vasıtasıyla herkes ulaşabiliyor.Lider dönemi bitiyor.Liderimsi bir tarz geçerli olacak.