Başkanlık ve Kürtler

Kürt meselesi parlamenter sistem içinde çözülemez. Bu ülkede Kürtlerin etnik ve dilsel haklarını evrensel anlamda kabullenecek ve çözüme kavuşturacak bir meclis aritmetiği elde etmek mümkün değil. 550 kişilik bir meclisten 367 vekilin, 600 kişilik bir meclisten de 401 vekilin ele ele verip Kürt meselesini çözüme kavuşturması imkân dahilinde görünmüyor. De Gaulle’ün Cezayir sorununu çözmesi gibi, ancak başkanlık sistemiyle çözülebilir.

06.02.2017 09:22
Abdullah -Kıran

29abdullah@gmail.com

 

Anayasa referandumu meselesinin giderek siyasi bir kutuplaşmaya doğru yol aldığını ve seçim tarihi yaklaştıkça tarafların daha da kızışacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu kutuplaşmada “görünen köy kılavuz istemez” noktasındayız. Şüphesiz anayasa değişikliği maddelerini konuşmak, tartışmak ve bu değişikliğin neler getirip neler götüreceğini bilmek hepimizin hakkıdır. Ancak deyim yerinde ise kırmadan, dökmeden ve sağa sola zarar vermeden, medenice konuşabilmeliydik.

 

Bir önceki yazımda, konuyu Kürt meselesinin çözümü açısından ele almış ve kimi sonuçlara ulaşmaya çalışmıştım. Bu yazı çerçevesinde de anayasa değişikliği ve referandum konusuna yine Kürt sorunu ve demokrasi meselesi bağlamında değinmek istiyorum.  Ancak önce demokrasi konusunda bir iki belirlemede bulunmam gerekiyor. Bana göre bu ülkede demokrasiyi tüm kurumlarıyla oturtmak ve içselleştirmek üç temel şartın yerine gelmesine bağlıdır:

 

(a) Demokrasi kültürü;

(b) Askeri vesayet;

(c) Kürt sorunu. 

 

Demokrasi kültürü:  Şüphesiz demokrasi kültürü dediğimizde bu,  birkaç yılda bir sandığı seçmenin önüne koymaktan ibaret değildir. Vatandaşın özgür iradesiyle, bu ülkede iktidar olarak görmek istediği partiye, herhangi bir baskı altından kalmaksızın oy verebilmesi ve “azınlık”ları da dışlamayacak adil bir temsiliyete olanak sağlayan bir seçim sistemine sahip olmak gibi kriterler biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Aslında son yıllarda demokrasi kültürü anlamında, kimi siyasi engellere ve yüksek seçim barajına rağmen önemli bir yol kat ettik.  Daha düne kadar “öteki” olarak kabul edilen muhafazakâr Müslümanların iktidara gelmesi ve Kürtlerin de sistem içinde az çok bir yer edinmiş olmaları, bu yoldaki ilerlemenin en somut kanıtlarını teşkil etmektedir.

 

Askeri vesayet: Askeri vesayetin ortadan kalkması, bu ülkede hükümet olup aynı zamanda iktidar olabilmek anlamına geliyordu.  Çok yakın zamana kadar Türkiye’de hükümet olmak ile iktidar olmanın iki farklı durum olduğunu hepimiz görüyor ve yaşıyorduk. Ancak özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, bu ülkede askeri vesayetin çok ciddi bir şekilde gerilediğini ve artık ülkenin tüm temel meselelerinde siyasi iradenin ağırlıklı olarak etkin olduğunu kabul etmek durumundayız.  Kuşkusuz Türkiye demokrasinin en büyük kazanımlarından biri askeri vesayetin gerilemesidir.

 

Kürt sorunu: Kürt sorunu devam ettiği sürece, ben bu ülkede gerçek anlamda, Batı standartlarında bir demokrasinin inşa edilebileceğine inanmıyorum. Demokrasi kültürü ve askeri vesayet alanındaki kazanımları güvence altına almanın yegâne yolu Kürt meselesinin çözümünden geçmektedir.  Şahsen ben, “demokrasi gelecek, Kürt sorunu çözülecek” düşüncesine inanmıyorum.  Bir kere Kürt sorunu çözüldükten sonra, demokrasiyi pencereden de kovsak o yine bacadan girmeye çalışacaktır.

 

Türkiye’deki hükümet sistemi

 

İster başkanlık ister parlamenter sistem olsun, Kürt meselesinin çözümünde daha elverişli olan hükümet sistemi, bu ülkeye daha çabuk demokrasi getirir. Şimdi parlamenter sistemi biliyoruz. Bu soruna bir çözüm getiremedi. Ben getireceğine de inanmıyorum. Bu ülkede Kürtlerin etnik ve dilsel haklarını evrensel anlamda kabullenecek ve çözüme kavuşturacak bir meclis aritmetiği elde etmek mümkün değildir. 550 kişilik bir meclisten 367 vekilin, 600 kişilik bir meclisten de 401 vekilin ele ele verip Kürt meselesini çözüme kavuşturması imkân dahilinde görünmüyor.  Bakın, sosyal demokrat bir parti olarak bilinen CHP’nin genel başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu, sosyal medya hesabından AK Parti’yi “çözüm süreci” konusunda nasıl eleştiriyor: “Oslo’da terör örgütüyle masaya kimler oturdu? Masaya oturulması talimatını kim verdi? Türkiye’yi seviyorsan önce bu sorulara cevap ver?” Ya da “İmralı’daki masaya kimler oturdu? Terör örgütü lideriyle başkanlık pazarlığını kimler yaptı? Adaya MİT müsteşarını kim gönderdi?”

 

Parlamenter sistemde, iktidardaki hangi parti, muhalefetin bu saldırıları karşısında memleketin en önemli meselesine çözüm üretebilir? Bu dil, bu yaklaşım tarzı Kürt meselesinin çözümüne bir katkı sunar mı? Bana göre sunamaz ve parlamenter sistem içinde, meclisteki farklı partilere mensup gruplar, Kürt meselesi gibi zor bir sorunda uzlaşmaya varamaz.  Barış sürecinde, AK Parti’nin bütün çabalarına rağmen, meclis meselenin çözümünde ortak bir paydada buluşamadı.  Turgut Özal’ın, hattâ Demirel’in bile başkanlık sistemini savunması, parlamenter sistemin, Türkiye’nin radikal meselelerinin çözümünde kifayetsiz kalması nedeninde aranmalıdır.

 

Hükümet sistemini tabulaştırmamalı

 

Bir ülkedeki hükümet sisteminin, hattâ rejimin bile değişmesini asla tabulaştırmamak gerekir. Eğer sistemde bir tıkanma varsa ve yürürlükteki sistem bazı meselelerin radikal çözümünde kifayetsiz kalıyorsa, değişim kaçınılmazdır.   Örneğin Fransa’da rejim ve hükümet sistemin değişimi hiç de öyle tabulaştırılmamıştır.  1789 Devrimi ile Fransa’da krallık rejimi sonlandırdı. Birkaç yönetim tarzı denemesinden sonra 1792’da cumhuriyet ilan edildi. Bu Birinci Cumhuriyet, 1804’te Napoleon Bonaparte’nin imparatorluk ilanıyla sona erdi. 1815’te Napoleon’un iktidardan düşmesinden sonra tekrar monarşiye dönüldü. 1848 devrimiyle ülkede İkinci Cumhuriyet ilan edildi. 1852’de III. Napoleon ile tekrar ikinci imparatorluk dönemi başladı. 1870’de Fransa’nın Prusya’ya yenilmesi ve III. Napoleon’nun Sedan’da esir alınmasıyla Üçüncü Cumhuriyet ilan edildi. İkinci Dünya Savaşından sonra ise Dördüncü Cumhuriyet ilan edildi, ancak oldukça kısa ömürlü oldu.

 

Fransa’da De Gaulle’nin mimarı olduğu Beşinci Cumhuriyetin anayasası 28 Eylül 1958’de yüzde 79 oyla kabul edildi. Beşinci Cumhuriyet özellikle cumhurbaşkanına olağanüstü yetkiler sağlıyordu. 1962’de Beşinci Cumhuriyetin anayasasında yapılan bir değişiklikle cumhurbaşkanının doğrudan doğruya halk tarafından genel oyla seçilmesi kabul edildi ve Fransa yarı-başkanlık sistemine geçti. Peki, tüm yetkilerin kral, monark ve başkanda toplanması illâ da despotizmi mi getirir? Tam bu nokta Montesquieu şöyle diyor: “Yeryüzünde her bakımdan despotik bir insani iktidarın olabileceğine inanmak en büyük yanılgıdır. Hiçbir zaman olmamıştır, hiçbir zaman da olmayacaktır. En büyük iktidar bile her zaman bir köşesinden sınırlanmıştır.”

 

İşte Fransa, olağanüstü yetkilerle donatılmış olan Cumhurbaşkanı De Gaulle döneminde Cezayir meselesini çözebildi. Rusya’daki Çeçenistan meselesi bile, ülkedeki başkanlık sistemi sayesinde bir çözüme kavuşturulabildi. Türkiye’nin parlamenter sistem ile çözülemeyen Kürt meselesi, güçlü bir başkanlık sistemiyle birkaç yılda çözüme kavuşturulduktan sonra,  işte o zaman Türkiye de demokrasi müsabakasında birinci lige çıkar.

 

Referandumda Kürtlerin oyu önemli

 

“Hayır” cephesinin destekçileri olarak ön planda yer alan ulusalcı, İttihatçı-Kemalist blok, başkanlık sisteminin Kürtler açısından daha baskıcı olacağını ileri sürmekte. Şimdi Kürtler, HDP’li vekillere mecliste bile sahip çıkmayan ve cezaevlerine gönderen CHP’ye güvenebilir mi? Kürtler çok iyi biliyor ki, Kürt meselesini inkâr, asimilasyon, zor ve şiddetle ile “çözmek” isteyen her iktidar CHP’nin tereddütsüz desteğini alacaktır. Barış sürecine bile tahammül edemeyen CHP, hangi gerekçelerle Kürtlerin de “hayır” cephesinde yer almasını isteyebilir?

 

Referandum meselesinde “hayır” cephesinde yer alan kimi MHP’liler de şöyle konuşmaktadır: “Başkanlık sisteminin kaçınılmaz sonucu federasyonlaşmadır. Böyle bir süreç sonuçta Kürtlerin federe bir devlet kurmasına yol açar. Bu yüzden başkanlığı getirecek olan bu anayasa değişikliğine ‘hayır’ diyeceğiz.”

 

Belli ki “hayır” cephesinin ana dayanağı Kürt fobisi olacaktır. Buna karşılık HDP’li vekillerin ve belediye başkanlarının içerde olması, “hayır” cephesine önemli bir gerekçe sunacaktır.  Kim bilir, belki de CHP, HDP’lilerin meclisten atılmasına evet derken, biraz da bunu hesapladı. Ancak Anayasa Mahkemesinin Mustafa Balbay’ın serbest bırakılmasına ilişkin kararı emsal alındığında, HDP’li vekiller de içeride olmamalıydı. Çünkü mahkeme Mustafa Balbay’ın serbest bırakılmasını şu hususa dayandırmıştı: “Tutukluluk tedbiri için yalnızca suç işleme konusundaki makul şüphe yeterli olmayıp, sanığın kaçması, saklanması, delilleri karartması, yargılamayı etkilemesi, kamu düzenini bozması veya yeni bir suç işlemesi yönünde şüphe oluşturması da gerekmektedir.”

 

Abdullah Öcalan 23 Şubat 2013’te HDP’li milletvekilleriyle yaptığı görüşmede başkanlık sistemine ilişkin olarak şöyle diyor: “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Yalnız burada başkanlık ABD’deki gibi olmalı. Devlet Meclisi gibi bir senato. İkincisi, bir de Halklar Meclisi. Bunun adı Demokratik Meclis de olabilir. Bu da ABD’deki Temsilciler Meclisi gibi olabilir, Rusya’daki Alt Duma gibi olabilir. İngiltere’de Avam Kamarası’nın Türkiye versiyonu gibi.” Eğer bugün bile avukatları aracılığıyla, görüşlerini kamuoyuyla paylaşma durumu olursa,  kanımca yine başkanlık sistemini savunacaktır.

 

Sonuç olarak Kürt meselesinin çözümünde başkanlık sisteminin çok daha avantajlı olduğunu kabul etmek durumundayız. Çünkü bu sistemde meselenin gerçek muhatabı meclis değil, doğrudan doğruya halkoyuyla seçilmiş olan başkan olacaktır. Kürtler bu gerçeği göz önünde bulundurarak ulusalcı, İttihatçı-Kemalist blokun peşine takılmadan Anayasa referandumunda başkanlık sistemine “evet” demelidir.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.