Başkanlığa değil başkana karşı olmak

Cumhurbaşkanının kritik atamalarında Meclisin onayı da aranabilirdi. Meclisin bütçe üzerindeki denetimi sembolik düzeye indirilmemeliydi. Cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisinin sürmesi ve her iki seçimin aynı gün yapılacak olması, halkın denetim gücünü ayrıca zayıflatıyor. Ama bu teklifin Türkiye’yi bilinmez bir kaosa sürükleyeceği veya ülkeyi yönetilemez bir hale getireceği düşüncesine katılmak olanaksız.

21.01.2017 12:51
Abdullah -Kıran

29abdullah@gmail.com

 

18 maddelik yeni anayasa değişikliği taslağının ilk tur görüşmeleri tamamlandı ve 17 Ocak itibarıyla ikinci tur oylamalara geçildi. Aslında ön yargılar ve kırmızı çizgiler bir tarafa bırakılıp,  bir bütün olarak maddelere bakıldığında, birkaç madde hariç genel olarak metin üzerinde uzlaşılıp anlaşmaya varılacak nitelikte.  Şimdi, Meclisteki tartışma, kavga ve gürültüleri bir tarafa koyarak, Anayasa değişikliği teklifinin maddelerini olumlu ve olumsuz yönleriyle bir kez daha gözden geçirelim.

 

Cumhurbaşkanlığı sistemi

 

Bir kere sistem, adlandırma bağlamında, “başkanlık” değil “cumhurbaşkanlığı” sistemi olarak biçimlendiriliyor.  Cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanlar kurulunu ve üst düzey kamu görevlilerini atayabiliyor; gerektiğinde, bunların görevlerine son verebiliyor. Ayrıca cumhurbaşkanı bu atamaların nasıl olacağına ilişkin kararnameler düzenleyebilme yetkisine de sahip. Bu  “yetkiler” konusunda şu hususlar dile getirilebilirdi:  Cumhurbaşkanı kendi yardımcıları,  genelkurmay başkanı, MİT müsteşarı, emniyet genel müdürleri gibi kritik seviye ve noktalardaki atamalarda,  ABD’de ve çoğu diğer başkanlık sistemlerinde olduğu gibi, Meclisin de onayına başvurabilmeliydi.   

 

Bilindiği gibi ABD’de başkan yardımcısı, başkanlık seçiminde başkan ile birlikte seçilir. Başkanın vefatı veya olağanüstü bir impeachment (görevden uzaklaştırma)  durumunda, başkanın yerine geçer.  ABD’den farklı olarak bizde cumhurbaşkanının (âdetâ kabineyi oluşturacak diğer bakanlar gibi) kendi yardımcılarını da seçip atayacak olması, aslında ABD sisteminden daha iyi bir uygulamadır. Başkanın olmadığı durumlarda “atanmış” bir yardımcının vekâlet etmesi, demokrasi açısından önemli bir sorun sayılmaz.  Aynı şekilde, teklifte “cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması halinde 45 gün içinde cumhurbaşkanı seçimi” yapılması da öngörülüyor. “Yenisi seçilene kadar cumhurbaşkanı yardımcısı, cumhurbaşkanlığına vekâlet edecek ve cumhurbaşkanına ait yetkileri” kullanabilecektir (10. madde). Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde 45 gün içinde seçim yapılması,  yardımcının başkan yerine geçmesi gibi bir duruma ihtiyaç bırakmamakta. Kanımca bu da doğru bir uygulamadır.

 

Meclisin ve cumhurbaşkanının karşılıklı yetkileri

 

Meclisin kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak  yetkileri var. Öte yandan cumhurbaşkanı, “ülkenin iç ve dış siyaseti hakkında Meclise mesaj verme, milli güvenlik politikalarını belirleme ve gerekli tedbirleri alma” yetkilerine olduğu gibi, Meclisin gönderdiği kanunlar üzerinde veto gücüne de sahip. Meclis hükümet hakkında gensoru önergesi veremiyor; sadece milletvekilleri, (cumhurbaşkanı hariç)  cumhurbaşkanı yardımcılarına ve bakanlara yazılı soru önergesi verebiliyor. Meclis cumhurbaşkanı tarafından sunulan bütçe teklifini onaylamasa dahi, önceki yılın bütçesi değerleme  oranına göre artırılarak cumhurbaşkanı bütçesiz bırakılmıyor. Bütçenin “önceki yılın bütçesi değerleme  oranına göre artırılması” Meclisin bütçe üzerindeki yetki ve denetimini sembolik düzeye indiriyor.  Oysa başkanlık sistemlerinde, Meclisin başkanın bütçesini onaylaması,  kuvvetler ayrılığı, fren ve denge mekanizması bağlamında Meclisin sahip olduğu en önemli yetkiler arasında yer alır. Çünkü Meclis, başkanın aşırı uygulamalarını ancak bu şekilde dengeleyebilir. Mevcut değişiklik önerisi bu noktada da eleştirilmeye açık.

 

Cumhurbaşkanı, temel hak ve hürriyetler ile siyasi hak ve hürriyetler hariç, yürütme yetkisine ilişkin konularda kararnameler çıkarabiliyor. Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunabiliyor ve  altı ayı geçmemek kaydıyla olağanüstü hal ilan edebiliyor. Şüphesiz olağan durumda bir memleketin kararnameler ile yönetilmesi demokrasi açısından sakıncalıdır; ancak olağanüstü durumlarda kararnamelere başvurulabilir.  Zaten cumhurbaşkanının hangi durumlarda OHAL ilan edeceği 12. maddede şöyle ifade edilmekte: Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinin yanı sıra savaş, savaşı gerektirecek bir durumun baş göstermesi, seferberlik, ayaklanma, vatan veya cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın, ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması; anayasal düzeni veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerinin ortaya çıkması; şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması halleri... Bu takdirde cumhurbaşkanı “yurdun tamamında veya bir bölgesinde olağanüstü hal (OHAL) ilan edebilecek.”

 

xxxxx

 

Teklifin 13. maddesine göre, disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamayacak. Ancak savaş halinde, asker kişilerin görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli askeri mahkemeler kurulabilecek. Sivillerin, gazeteci ve yazarların “andıç”larla askeri mahkemelerde yargılandıkları günlerin geçmişte kalması namına, yerinde bir teklif olduğunu kabul etmek durumundayız. Demokrasi kültürüne azıcık saygısı olan hangi sivil, bu maddeye karşı çıkabilir? Bizim İstiklal Mahkemelerimiz dahi başlangıçta asker kaçaklarını yargılamak üzere kurulmuş; daha sonra sivilleri yargılayan istibdat dönemi mahkemelerine dönüşmüştü.

 

Cumhurbaşkanının üyesi olduğu siyasi partiyle ilişkisi devam edebiliyor. Bu durumda, cumhurbaşkanının mensubu olduğu parti Mecliste çoğunluğu sağladığında, yasama ve yürütme erklerinin iç içe geçmesinin yolu açılmış oluyor. Çünkü cumhurbaşkanı kendi partisi vasıtasıyla Meclisin çoğunluğunu kontrol etme şansını elde ettiğinde, Meclisin yasa çıkarması yetkisi de fiilen cumhurbaşkanına geçebiliyor.  Evet, eleştirilebilir; ancak diğer başkanlık sistemlerinde de benzer durumlar var.

 

Seçimlerin aynı gün yapılması

 

“TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin beş yılda bir, aynı gün yapılması”nı öngören dördüncü madde de çeşitli açılardan eleştirilebilir/di. Hakikaten beş yıl biraz fazla uzun bir süre. Arjantin, Brezilya ve Şili gibi ülkelerde, başlangıçta seçimlerin altı yılda bir yapılması uygun görülmüşse de, daha sonra dört yılda bir düzenlenmesi durumunda kalındı. ABD’de, Temsilciler Meclisi, Senato ve Valilik seçimleri de dikkate alındığında, en az her iki yılda bir sandık kurulmakta.  Öte yandan, Meclis ve cumhurbaşkanı seçimlerinin aynı günde yapılması, hem toplumun değişen siyasi eğilimlerinin Meclise yansıması hem de denge ve denetim açısından tercih edilmemeliydi. Belli ki bu uygulamayla Başkan ile Meclisin uyumlu çalışacakları bir düzen hedefleniyor; ancak bunu sağlamaya çalışmak halkın denetim gücünü ciddi anlamda zayıflatmakta.

 

Başkanlık sisteminin önemli bir özelliği, ne Meclisin ne de başkanın karşılıklı olarak birbirlerini fesih etme yetkilerine sahip olamaması. Mevcut teklif ise biraz farklı. Teklifin 11. maddesine göre TBMM, üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verebilecek.  Şüphesiz bu uygulama daha çok parlamenter sistemlere has bir durum. Aynı kararı cumhurbaşkanı da (tabii tek başına) alabiliyor. Ancak her iki halde de, hem başkanlık hem Meclis seçimleri (birlikte) tekrarlanıyor. Yani tek taraflı (sadece karşı tarafı) fesih yetkisi söz konusu olmuyor.

 

Sonuç olarak, AK Parti ile MHP’nin, Meclisten geçirdiği (veya geçirmek üzere olduğu), adına cumhurbaşkanlığı denen bir başkanlık sistemine yönelik anayasa teklifi maddelerinin, Türkiye’yi bilinmez bir kaosa sürükleyeceği veya ülkeyi yönetilemez bir hale getireceği, hattâ bölüp parçalayacağı düşüncelerine katılmak mümkün değil. Ben başkanlık sisteminin,  ülkenin karşı karşıya olduğu sorunlarının çözümünde çok daha işlevsel olacağını düşünmekteyim. CHP’nin başkanlık sistemine karşı olmasının çeşitli gerekçeleri mevcuttur; ancak Kürt meselesinin çözümünü odak almış HDP gibi bir partinin  başkanlık sistemine karşı olmasının mantığını anlayabilmiş değilim.  Aslında bu partilerin başkanlık sisteminden ziyade “başkana” karşı olduklarını söylemek daha doğru olur.

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.