Ana SayfaYazarlarLiyâkat Bakanlığı

Liyâkat Bakanlığı

 

Ülkede iyi gitmeyen ne varsa o alanda yeni bir bakanlık önerisi geliyor. Suriyeli sığınmacılarla ilgili sorunlarla başedemediğimiz için ayrı bir göç bakanlığı, kentsel dönüşümdeki sorunlar nedeniyle kentsel dönüşüm bakanlığı ve trafikteki can kayıpları arttıkça trafik bakanlığı öneriliyor.

 

En son buna Bakan Fakıbaba’nın Tarım Bakanlığı yerine Üretim Bakanlığı önerisi eklendi. Böyle giderse yakında George Orwell’in 1984’teki bakanlıklarına benzer öneriler de gelebilir; gerçek bakanlığı, sevgi bakanlığı, barış bakanlığı gibi. Tarım Bakanlığı’nı Üretim Bakanlığı’na dönüştürdüğümüzde İçişleri Bakanlığı’nı da üçe bölüp Orwell’in önerdiği isimlere ayırmak düşünülebilir belki.   

 

Henüz liyâkat bakanlığı öneren yok. Belli ki ‘yetkililerce’ bu alandaki sorun o kadar da büyütülmüyor ya da ayrı bir sorun olarak görülmüyor. Ya da beka meselesi içerisinde bu küçük ayrıntıyı konuşmanın hiç de zamanı değil diye düşünülüyor. Veya muhalefetin bir abartısı olarak algılanıyor belki de.  

 

Oysa, toplumda en çok konuşulan ve bürokrasi içerisinde herkesin gözü önünde hergün ayrı bir örnekle kendini gösteren oldukça yakıcı bir konudan bahsediyoruz. Pek çok kişiye göre, FETÖ belasının yegane nedeni, liyâkat ilkesinin çok benzer bir biçimde istismarı ve kötüye kullanılarak siyasal çıkarlara feda edilmesi olduğu halde olan bitene isyan eden yeni bir nesilden haber yok.  

 

Herhangi bir devlet kurumuna sadece hak ettiği için giren de aynı şekilde neredeyse yok gibi. Bu, girenler haketmiyorlar anlamı taşımıyor kesinlikle. Bunu söylemek pek çok insana büyük bir saygısızlık olur. Pırıl pırıl insanların sınavları ‘geçerek’ (kazanarak değil ama!) bir yerlere geldikleri pek çok örnek gösterilebilir. Fakat sorun şu ki bu döngüde hakeden hakettiğini bilemiyor ve bunun zevkini hissedemiyor.

 

Diğer bir deyişle, haketmediği halde bir yerlere gelen bir kişi nasıl ki bu yükselmenin ya da kazanmanın içsel hazzını hiçbir zaman yaşayamıyorsa hakeden için de durum çok farklı olmuyor. Bu durum, olası bir isyanın ve hesap sorup hakkını talep etmenin önüne set çekilemez enerjisini soğuruyor. Bürokrasinin gahri-şahsileştirici etkisi burada şahsiyet sahibi olunmasını engelleyici bir mekanizma gibi işlev görüyor.

 

İtirazları olan, haksızlık karşısında isyan edip hesapsızca öne atılan bir karakter yerine sürekli söylenip şikâyet eden ve olan biten karşısında gün geçtikçe kendini daha çaresiz hissedip ‘işine bakan’ –ve işini bilen- insanlar üretiyor. Aslolan mesele karşısındaki tam bir çaresizlik sonucunda başka bakanlıklardaki ‘mutlu insanlar’ın maaş bordroları ve ek ödemeler en önemli sorunlara dönüşüyor.  

 

Problemlerin üstesinden gelmeyi ideal edinmek yerine her şeyi olduğu gibi sürdüren realist ahlaklı insanların, ataleti, bürokrasinin ana mekanizması haline getiren anlayışları liyâkate dayalı bir işleyişi gereksizleştiriyor ve hatta bunu, işlerin alışılmış düzeni önünde birer engelleyici gibi gösteriyor.

 

Politika kararlarının alındığı düzeyin altındaki bütün işler ‘kim olsa yapar’ bir hale indirgendiği andan itibaren liyâkat meselesi büyük bir sorun olarak görülmeyebiliyor.  İş, kim olsa yapar bir nitelik kazandığında liyâkat, bunu yapacak olanların söyleneni harfiyen ve gönülden yapmalarından ibaret bir mekanik hal alıyor. ‘Güvenilir olmak’ her türlü beceriyi içinde barındıran bir niteliğe dönüşüyor. Öyle olunca da hak yerini lütfa, kazanç ranta ve liyâkat taraftarlığa bırakıyor çünkü pek tabiki güvenilir olanı belirleyen tek otorite ona güvenecek olan oluyor. Liyâkat, güvenilir olmaya dönüştüğünde her türlü subjektif değerlendirme ‘objektifleştirilmiş’ sayılıyor.  

 

Bu tabloda belki de çok daha acıklı olan, haketmeden kazananların sonraki yıllarda hakedenleri kolaylıkla saf dışı edebilme ve yükselme gücüne sahip olarak kurumların ana işleyişini belirliyor olmaları. Bürokratik mekanizma, liyâkat-dışı ‘güvenilir kişiler’ üzerine kurulu bir düzenle işletildiğinde, hakederek yükselenler çoğu kez daha ‘güvenilmez’ bir karakter sergiliyor ve kendi kendilerini saf dışı eden bir gariplik işliyor. Liyâkatsizliğe dayalı bir sistem, bürokratikleşiyor. Buradan doğan açık, çoğu kez partizanca bir siyasallaşmayla kapatılmaya çalışılıyor.

 

Bütün bu döngüde belki de gerçekten insanların hak ederek ve kazanarak birşeyleri elde etmeleri istenmiyor çünkü bunun tersi olduğunda kaçınılmaz bir bağımsızlık ve özerklik düşüncesi doğuyor. Yönetimin gücü, yukarıdaki ‘seçen’lerden seçilenlere kayıyor. ‘Gözlerini kapayıp vazifesini yapanlar’ için liyâkat ilkesinin işletilmesi sadece kendi bindikleri dalı kesmek anlamına gelmekle kalmıyor, üzerinde yükseldikleri ağacın da kendi içinden yenmesine zemin hazırlıyor. Ekonomiyi ahlaksız bir ranta değil de içinde ahlaki ilkeler barındıran emek karşılığı bir kazanca göre ayarladığınızda borsanın düşmesinin kaçınılmaz olması gibi bir şey bu.

 

Herhangi bir kurumun sınavına yönelik hazırlıkların önemli bir kısmını ‘güçlü’ referanslar bulmak oluşturuyor. Devamlı olarak, bir tanıdık, tanıdığın tanıdığı, ‘eli kolu uzun’ birileri, ‘iş yapan adamlar’ aranıyor. Bu olmadan ‘ne yapsanız boş’ inancı o kadar yerleşmiş ki hiçbir tanıdığı olmaksızın sınav kazanan çocuklar kendilerine bir türlü inanamıyorlar. Kazandıklarına sevinsinler mi üzülsünler mi tam olarak bilemedikleri karmaşık duygular yaşıyorlar. Çoğu kez, bu şekilde bir düzenle kazandıkları için nedenini tam olarak anlayamadıkları bir suçluluk ve utanç hissine kapılabiliyorlar.

 

Şu da var ki buna göre kurulmuş bir sistemin devamı için sınavlarda hakedenlerle haketmeyenler arasında bir denge oluşturmak gerekliliği doğuyor ve bu çarpıklık, gerçekte haketmediği ve herhangi bir referansı ya da ayrıcalığı olmadığı halde kimi yetersiz kişilerin sınavı geçmelerini sağlıyor. Bunlar, genellikle kendilerine inanamayan kesimden farklı olarak kerameti kolaylıkla kendilerinde görebiliyor ve herhangi bir suçluluk ya da utanç duymaksızın kendi başarılarına yürekten inanabiliyorlar.

 

Sistem, referansa ve subjektif kriterlere göre oluşturulmasına rağmen kağıt üzerinde nesnelleştirilmesi gerektiği için subjektif-objektif ayrımı ortadan kalkıyor ve –belki de ne iyi ki!- bu durumdan yararlanan bazı ‘garibanlar’ olabiliyor.

 

Mülakatların kağıt üzerindeki gereklilikleri karşılayabilmesi için öznel-nesnel ayrımının ortadan kaldırılması gerekiyor. Bunun için hakikatin bulanıklaştırılması ve yok edilmesi gibi bir süreç işletiliyor ve buralardan yetişen kişiler için bu kötü döngüyü sürdürmekle sürdürmemek arasında herhangi bir fark görünmez oluyor. Bu arada hakedenler, haketmeyen ya da yetersiz olan diğerlerine kolaylıkla peşkeş çekilmiş oluyor.

 

Bir cemaate üye olmak bu anlamda oldukça konforlu. Bir kere dahil olduğunuzda söz konusu cemaatin gücü ölçüsünde ‘tanıdıklarınız’ da kendiliğinden bulunmuş oluyor. Her defasında ayrıca bir arayış ve çabaya gerek kalmaksızın bürokrasideki gücünüzün sınırlarını bilerek her zaman ‘en doğru’ adımları atma şansı doğuyor.  

 

Acı olan, bütün bunların yeni ya da atipik bir durum olmayışı. Bunları yazınca aklıma geldi. Çok çarpıcı bir örnektir. 90’lı yıllarda, polis teşkilatının yönetici kadrosunu yetiştiren yegane okullar olan Polis Koleji ve Akademisi’nde okuyacak öğrencilerle ilgili İçişleri Bakanı ve Müsteşar’ın kontenjanları vardı. Yani İçişleri Bakanı ve Müsteşar, -bildiğim kadarıyla- beşer kişiyi ‘sınavsız’ şekilde bu okullara sokabiliyordu. Kanunen tanınmış bir haktı nasıl oluyorsa. Bu şekilde kontenjandan gönderilen kişiler okul yılları boyunca herkesçe bilinir (çünkü çoğu kez okul başlamadan önceki intibak eğitimi vb.’ne katılmadan son dakika ve hatta okul başladıktan sonra gelip başlayabilirlerdi), genellikle idarece korunup kollanırlardı. Düşünsenize hakkıyla sınav kazanmak için Anadolu’nun bir yerlerinden didinerek aynı konuma gelmeye çalışan çocukların halini (ah zavallı liyâkat!).

 

Bu şekilde giren kontenjanlar, zaten ‘iyi’ bir çevre içerisinde olduklarından sonraki yıllarda basamakları çıkmak, cazip birimlerde çalışmak ya da yurt dışı görevlere gitmek onlar için okula girmekten de kolay olurdu. O dönemi yaşayanların kolaylıkla şahitlik edeceği bir durum da çeşitli cemaatlere mensup çocukların kontenjandan gelenlere hiç itirazları olmadığı gibi onlarla her zaman çok iyi geçinmeleriydi. Çünkü bu iki durum karşılıklı olarak liyâkatsizliği meşrulaştırıyordu. Bir de tabii kontenjanların gücünün nerelere varacağı kestirilemeyeceği için onlarla iyi geçinmek gerekli bir stratejiydi. Bir tarafın sınavdan önce soruları bilebilmesi gibi diğer taraf da cevapları bilebiliyordu yani!

 

Tıpkı farklı cemaatler gibi kontenjan geçmişinden gelenlerin, bugünlerde en revaçtaki kişilerden olması ne tür bir çürümenin ve yıkımın işaretidir acaba? Böyle şeylerin olabildiği bir toplumda şu an olduğu gibi, yazılı sınavların kaldırılıp sadece mülakatla alım yapıldığında başka neler olabileceğini varın siz düşünün.

 

Gerçi, insanların Doçentlik jürilerini dahi ‘ayarlamaya’ çalıştıkları ve sonuç alabildikleri bir yerden bahsediyoruz. Bir dostum, çalıştığı kuruma almak istedikleri biriyle ilgili oldukça ayrıntılı bir tanımlama yapmalarına rağmen nasıl olduysa (kör şeytan!) daha nitelikli bir adayın da aynı ilana başvurduğunu ve bu nedenle istedikleri kişiyi almak için akla karayı seçtiklerini anlatmıştı. (Kara olanı seçmek de bazen zor belli ki). Düşünsenize öteki adayın halini. (İşlerin bu kadar kitabına uydurulduğu bir yerde kitaba inançtan bahsedilebirli mi!). Bu türden daha iyi olduğu için ‘istenmeyen’ adaylara gösterilen tavra iyi bakarsanız devletin içindeki kirlenmenin boyutlarını kolaylıkla görebilirsiniz. 

 

Üniversitelerin işe alım ilanları! Spesifik bir ihtiyacı en iyi karşılayacak kişiyi bulmak için verilmiş bir hak, ‘spesifik’ bir kişiyi işe almak için haksızlığa dönüşmüş durumda. Önce kişiyi buluyorsunuz ve o size neye ihtiyacınız olduğunu zaten söylüyor. Bir tür ‘öngerçeklik’ durumu ya da kurgunun gerçeğe dönüştürülmesi. Zaten, öznel-nesnel ayrımı ortadan kalkıp hakikat yitirildiğinde işler kim olsa yapar bir hâl alıyor. Böyle olunca herkes herkesin yerine ikame edilebilir oluyor. Farklı ihtiyaçlar arasındaki ayrım da siliniyor. O nedenle ceza hukukçusuna ihtiyacınız varken yerine maliyeci alabiliyorsunuz. Ya da suç sosyoloğu lazımken yine maliyeci alabiliyorsunuz ve hiçbir şey olmuyor. Ya da insan hakları alanında hocaya ihtiyacınız var ama siz yine maliyeci alıyorsunuz (Orwell’ınkinden kalmaz bir distopya!).

 

Bu işleyişte devlet, hiçbir şeyi hak olduğu için vermiyor. Çünkü aksi halde kendisini halka açması, iktidarını dağıtması ve haksızlıklardan beslenen bir Leviathan olma özelliğini yitirmesi gerekiyor.  ‘Hukuk olarak devlet’in zor gücüne baskın gelmesi gerekiyor.  Oysa hepimiz biliyoruz ki Leviathan, kendine ait olmayan, başkalarına ait güçten beslendiği için canavarlaşıyor ve ancak haksızlık yaparak ayakta kalabiliyor. (Bu yüzden milletimizin bekası için liyâkati bir tarafa bırakmak lazım belki de. Güçlü devlet için herkesin birer nefere dönüşmesi gerekiyordur, kimbilir. Hem bu ordu-millet olmanın da gereğidir belki!).

 

Askerde öyledir ya; elektrik mühendisi santralde, ekononist kantinde kolaylıkla çalıştırılabilir (askerlikte liyâkatin tek kriteri sadakattir çünkü). Kurmaylık kısmı hariç her iş, benzer birilerince kolaylıkla yapılabilen türdendir. Kantine bir başkası da kolaylıkla verilebilir (maliyeci neden olmasın mesela!) ama ekonomistin nerede istihdam edileceği bilinemediği için böyle olmuştur biraz da.

 

Bir yerde ‘kimse vazgeçilmezdir’ ya da ‘devletin işi yürür’ gibi laflar eden bir makam sahibiyle karşılaşırsanız bilin ki bu kişi hiç de vazgeçilmez olmadığı halde yükselmiş ve devletin işini yürütmüştür. Ya da asker kökenli bir yöneticidir. Kimsenin vazgeçilmez olmadığı, herkesin her işi yaptığı militer zihniyetle liyâkatsizliğin kötü bir birleşimi yaşadığımız. Bütün alımları, ‘kontenjan’a çeviren bir süreç bu. Böyle olunca da mücadele bireysel olmaktan çıkıp kontenjan kavgasına dönüşüyor ve cemaatleşme elbette devlet teşvikiyle gerçekleşiyor. 

 

Liyâkatin yitimi belli ki öncelikle eşitliği ortadan kaldırıyor ve ayrıcalıklı olmayı meziyet haline getiriyor. Her yerde küçük küçük Leviathanlar türüyor. Memleketin sıradan bir çocuğu ve bu toplumun herkes gibi bir ferdi olmayı istenmeyen bir özellik haline getiriyor. Cemaatleşmeyi ve cemaatleri biraz da böylesi bir bağlamda ayrıcalıksızların korunma mekanizması olarak görmek gerekir.  Kendi başına üste çıkma şansı olmadığına inananların inancı, ayrıcalıklı olmayanların ayırıcı vasfı; ayrıcalıksızların ayrıcalığı. Bakanın ve müsteşarın açıktan atadığı kontenjana karşılık gizlice işletilen bir kontenjan mekanizması (zavallı memleket!).  

 

Bütün bunlardan sonra bir süredir çeşitli yerlerde dile getirdiğim ve her defasında heyecanla karşılandığını gördüğüm bir öneriyle bitirmek istiyorum. Kimseye haksızlık yapmayan, güven veren güçlü bir devlet istiyorsak gerçekten işi ehline vermenin yollarını mutlaka bulmalıyız.

 

Bunun için de yapılacak sınavlarda, özellikle de her türlü sözlü seçmelerde -tıpkı genel seçimlerde olduğu gibi- her partiden gözlemcilerin yer alabildiği komisyonlar kurmalıyız. Böyle olduğu takdirde bürokratlar, atanmış olmaları yanında ‘seçilmiş’ de olacaklarından hem demokratik siyasal iktidarla uyum sorunu yaşamaz hem de ayrıca bir ‘seçilmişler cemaati’ne ihtiyaç duymazlar belki.

 

Düştüğümüz yerden kalkacaksak ve samanlıkta kaybettiğimizi avluda aramayacaksak başarının ahlaksızlıkla elde edilmesini mutlaka engelleyecek yollar bulmalıyız. 

 

Ancak böyle olduğunda Orwell’ın bakanlık adları bir distopya çağrışımı yapmaz ve liyâkat bakanlığı kurmaya gerek kalmaz.  Aksi halde her sınav için ayrı bir bakanlık kurmak gerekebilir ki bu yaşandığında distopya öyle olmaz böyle olur dedirtebilir.

 

- Advertisment -