Çarşambalı Başgil ve babamın tavsiye ettiği tek kitap

Sürekli olarak gericilikle suçlanan bir insanın dinle ilişkisinin böyle olmaması beklenir! Başgil’i önemli kılan şey de belki tam da bu satırlarda gizlidir. İnsanların hakkını hukukunu, inancını ve özgürlüklerini savunmak için illa onlar gibi yaşaması, onlar kadar inançlı ve onlardan biri olması gerekmemektedir. Memleket çocuğu olmak ve dürüst bir vicdan yeterlidir.

24.04.2019 09:28
A. Erkan -Koca



 

Ortalık yanıp yıkılsa tek söz etmeyip kendi alanında ‘suhuletle’ yazmayı sürdürebilen insanlara hep imrenmişimdir. Daha çok, kültür ya da ekonomi yazarı olan bu kişilerin konforu beni hep büyülemiştir. Bu da biraz öyle bir yazı işte. Ali Fuat Başgil’i ve babamı aynı anda andığım bir etliye sütlüye karışmama yazısı. 

 

Babam eğitime çok önem verirdi ve bu yüzden kitaplar onun için pek önem arz etmezdi. Dersler için olanlar dışındaki kitaplar hep gereksiz birer zaman kaybı gibi gelirdi. Değilse bile hep öyle hissettirdi. Küçük memur aileleri için bu çok da şaşırtıcı bir durum değildir, bilenler bilir. Çocukları kendileri gibi ‘küçük’ kalmayıp ‘büyük adam’ olsunlar diyeydi bütün çabaları. Galiba haklıydılar da!

 

Falih Rıfkı, Tarihe Düşülen Yazılar’da, “Biz kitabı mektebe kapadık.” diye dert yandıktan sonra bu şekilde yalnız mesleğine ait ders kitaplarını mektepte okumuş olmayı yeterli sananların kültür bakımından “ümmî” olduklarını söyler ve bunu iyi anlatan bir subay tipinden bahseder; hayıflanarak şöyle yazar:

 

Bir zamanlar, Genelkurmayda başlıca mevkilerden birine geçen bir zat, subay sicillerine şöyle bir sual de ilave ettirmiş: ‘Beyhude kitap okur mu?’ Bu hikâyeyi duyduğum günlerde Ankara otellerinden birinde tesadüf ettiğim Fransız ateşemiliteri, salonda Fransız filozoflarından birinin yeni bir eserini okuyordu.

 

Beyhude kitap okur mu? Bu soru bizim evde, dile getirilmeden hayata geçirilen bir motto gibidir. Öyle bir lüksümüz yoktu çünkü. Tam bir asker disipliniyle yaptığımız her şeyin bir amacı ve anlamı olmalı, hadi diyelim bir biçimde okunmuş bir ders dışı kitap ya da denk gelen film olursa da mutlaka bir ders vermeli, bir ders alınmalıdır. Böylelikle, her an hayat savaşına hazırlanmalıdır.  

 

O nedenledir ki sağlık ansiklopedilerini ya da babamı dönem dönem saran yeni iş kollarına dair ‘eğitici ve öğretici’ kamusal yayınları –arıcılık, bahçe bitkileri vb.- saymazsak evdeki kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Onlar da nereden geldilerse gelmişlerdi. Ne tür bir maceranın sonucunda bizim evin kuytu köşelerini mesken tutmuş olduklarını hiçbir zaman tam olarak öğrenemedik. Gökten mi düşmüşlerdi? Belki de gerçekten öyleydi! Halimize acıyan ilahi bir el ilk okuma için bir hediye paketi yollamıştı sanki.  

 

Bu hediye paketindeki kitaplarıdan biri, Şeker Portakalı’ydı işte. Okurken epeyce ağladığımı hatırlıyorum. İlk kitap, ilk merak. Özel zamanlarda açılan misafir odasının kahverengi koltuklarına gömülüp saatler geçirmiştim. Aklıma geldikçe, göz yaşlarım kadifemsi koltukların üzerinde hâlâ parıldar. Kendi kendime ‘kitap okumak böyle bir şey demek’ demiştim. Artık, kalın kitapların okunabileceğine daha bir inanır olmuştum. Kitap bittikten sonra kendimi farklı biri gibi de hissetmiştim. Babamın tasvip etmeyeceği biri gibi. 

 

Tam o sıralarda bir gün nasıl olduysa babamdan bir kitap tavsiyesi gelmişti. İlk ve son ‘ders dışı’ tavsiye. Bir keresinde de sokakta futbol oynarken aramıza karışıp bütün gücüyle topa vurduğunda aynı duygulara kapılmıştım. Bu da bir daha tekrarlanmamıştı. Dolayısıyla çok değerli ve merak uyandırıcıydı tavsiyesi. Kardeşlerimdense en çok bana yapılmış bir tavsiye gibiydi. Evde olmayan kitaplardandı (Bari, bu denli önemli kitap evde olsaydı diye düşünmekten bugün hâlâ kendimi alamam.) Babamın nasıl temin edeceğimize dair bir şey söylediğini de hatırlamıyorum. Tam babamlık bir durum! Ders dışındaki her konuyu kendi başımıza halletmeliydik ona göre ve öyle de oldu.  

 

Bu kitabı epey zaman sonra bularak okudum. Sevdim mi, hayır. Ortaokul sıralarındaydım. Şeker Portakalı’ndan sonra hayli sıkıcı ve kuru bir kitaptı. Hayatımdaki bu özel kitap, Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Başbaşa’sıdır. Bu incecik, yavan kitap çok ‘baba’ bir kitaptır yani benim için. İçinde kardeşlerimle birlikte koca bir geçmişimizi barındırır. Tıpkı bütün geçmişimiz gibi biraz sıkıcıdır. Kuru bir disiplin, cansız bir merak ve heyecansız bir çalışma öğütler. Başgil, böylesi bir kitapla İsviçre’de olduğu sıralarda Katolik bir rahibin tavsiyesiyle kırklarında değil de çocukluğunda karşılaşmayı çok isteyeceğini yazar. Oysa ben tam da kırklarında karşılaştığı için sevebildiğini düşünüyorum.   

 

Biri size çocuklarınıza –kutsal kitaplar hariç- hayat boyu sadece bir kitap tavsiye edeceksiniz dese ne tavsiye ederdiniz acaba? Ve biri bana sorsa ne tavsiye ederdim? Düşününce, çok ama çok zorlanırdım herhalde fakat çok eminim ki bu kitap, Gençlerle Başbaşa olmazdı. Ne olurdu bilemiyorum ama babam biliyordu belli ki. Çok emin söylemişti, kitabın içinde sihirli bir formül varmışcasına bir edayla hem de. Uzun yıllar sihirli bir formül aradım durdum kitabın sayfalarında. Hâlâ ara ara ararım.   

 

Kitabı bizim için mi tavsiye etmişti yoksa Ali Fuat Başgil için mi ondan da çok emin değilim şimdi. Başgil, babam için çok büyük bir adamdı. Tehditlerle ve kirli yollarla Cumhurbaşkanlığı engellenmiş olsa da babamın Cumhurbaşkanı olmasını kimse engelleyememişti. Onun kalbinde hep Cumhurbaşkanı olarak kalmıştır. Babama göre eğer Başgil’in Cumhurbaşkanlığı engellenmeseydi, sonraki darbeler olmaz, ekonomik sıkıntılar yaşanmaz, terör diye bir bela çıkmaz, dolar kuru hep sabit kalır, hızlı trenler çok daha erken yapılır, memleket bambaşka bir yer olurdu. Belki de haklıydı.

 

Başgil onun için bu denli büyük bir isimdi yani ve bu isim, ne büyük bir şans olarak gençlere büyük adam olmanın yollarını anlatıyordu. Basitçe, alıp okuyacak ve onun gösterdiği yoldan gidip, yarım kalan işini tamamlayacaktık. Hem de büyük adam olacaktık. Başgil gibi olacaktık!

 

Herneyse, kitabı bir şekilde bulup okudum okumasına ama şimdi duygularımı yoklayınca ben büyük adam olmaktan çok babam için okudum sanırım. Başgil gibi olayım diye değil de babam gibi olmayayım diye belki de; onun yolundan gitmemek için.

 

Bu kötü tecrübeden sonra Başgil’in diğer kitaplarına ilgi duymam epey zaman sonra Nurettin Topçu’nun Millet Mistikleri’ni okumamla oldu. Ali Fuat Başgil, Nurettin Topçu’nun Hüseyin Avni dışında hakkında iki ayrı yazı yazdığı tek isimdi. Biri ölümünden hemen sonra bir diğeri de sonraki yıllardaki anma vesilesiyle. Topçu için o Fransa ve İsviçre’de eğitimler almış, muhafazakârların önderi olmuş, demokrasiyi ve hukuku sonuna kadar savunmuş Anayasa Profesörü’nden önce ve daha çok Çarşambalı Başgil’di. Memleket çocuğu Başgil. Her satırında üzerinde çok özel bir etkisi olduğunu hissetmiştim.

 

Başgil, -tıpkı babam gibi- Topçu için de belli ki büyük bir kahramandı: “Memleket çocuğuydu...Batı’nın ufuklarında beynini yetiştirmiş bir Hacıbektaş’ı, bir Hacıbayram’ı andırıyordu. Kimseden davasına yardımcı istemedi, kalbinin açtığı çığırda tek başına yürüdü. Zindan onu asi yapmadı. Kaderine bir melek gibi boyun eğmesini bildi...Namık Kemal’in millette ümid ettiği feyzin eseri olan Çarşambalı Başgil..kin ile gayz nedir bilmez kalbiyle, zilletleri bağışlayan af ile rahmet babası büyük insan, insanların arasında bir melek gibiydi.”

 

Bana öyle geliyor ki Topçu’nun, Başgil’in ölümünün ardından bu denli yücelten yazılar yazmasında –tıpkı babamın duygularında olduğu gibi- ona kurulan tuzaklar ve kirli oyunlarla devletin başına geçmesinin engellenmesindeki seciye düşüklüğünün de payı olsa gerektir. Demokrasi tarihimizin en karanlık sayfalarından birini unutmak mümkün değildir. Başgil, Topçu’ya göre, kalbinin sesine teslim olan her kahraman gibi hileye ve namertliğe yenilmiş ama muvaffak olmuştur çünkü hak ve hakikat savaşının sancağını selametle omuzlarında taşımıştır.

 

Başgil, halka rağmen siyaset yapma hünerinin tüccarları particilere karşı fikrin siyasetini yapmış bir idealisttir. Yenilmiş ama kazanmıştır. Tıpkı babam gibi, Topçu da fazlasıyla kızgın ve kırgındır. Başgil’i aynı yüceltmeyle örnek gösterir, yarım bıraktığı işin tamamlanmasını salık verir. “Musallada bizden ona haklarımızın helal edilmesi istendi. Halbuki bizim onda hiçbir şeyimiz yoktu. Onunsa 30 milyon Türk’ün üzerinde hakkı kalmıştır.” diyerek hakkın teslim edilmesini ister.

 

Bir sonraki yazısında ise onu “devrin beklediği ıslahatçı” diye niteler. Başgil devrin beklediği ıslahatçıdır çünkü “Şarkı, İslam ilimlerini biliyordu. Aynı zamanda Garba ve Avrupa’nın dehasına aşina idi.” Topçu’ya göre Başgil’in Cumhurbaşkanlığı mücadelesi, “Altı asır önce Yıldırım Bayezid’in Ankara kalesi dışında Timur’la yaptığı savaşın, kalenin içinde ve siyaset sahnesinde bir tekrarı oldu. Yıldırım’ı, en yakınları ve kendisinin koruduğu beyler terketmişti. Onların ihaneti yüzünden felaket başa geldi ve millete matem olan bir fetret devresine girildi.”

 

Babamın hisleri ve anlatmak istedikleri de tam olarak buydu işte. Gençlerle Başbaşa’yı okumamızı istemesi bir anlamda ondan helallik istemesi gibiydi. Sonra sonra Nurettin Topçu etkisiyle Başgil’in diğer kitaplarını da okudum. Düşünsel olarak beni en çok etkileyen ve önemli görüneni  Demokrasi Yolunda’sı oldu. Bu kitaptan çok şey öğrendim. Özgürlükle adalet, ahlakla siyaset, düşünceyle ferdiyet arasındaki karmaşık ve olmazsa olmaz ilişkiye dair çok şey.. Din ve Laiklik kitabınınsa içeriğinden çok önsözündeki bir bölüm her zaman çok etkilemiştir beni. Daha doğrusu kitaptaki en unutamadığım kısım her nedense orası olmuştur. Din gibi bir alanda kalem oynatmaktan duyduğu tedirginliğe dair şöyle yazar:

 

 “Diyanet bahsinde, amel bakımından, çok günahkârım. Fakat, günahkâr olmak, dini sevmeğe ve dindarın tükenmez saadetine imrenmeğe mani midir? Din hakkında yazılar yazışım ve dindarlığı müdafaa edişim, şahsen din ahkamıyla amel ettiğimden ve dinin emirlerini yerine getirdiğimden değildir; bilakis getiremediğim için üzüldüğümden ve dindarlığın insana verdiği iç huzuruna imrendiğimdir.

 

Sürekli olarak gericilikle suçlanan bir insanın dinle ilişkisinin böyle olmaması beklenir! Başgil’i önemli kılan şey de belki tam da bu satırlarda gizlidir. İnsanların hakkını hukukunu, inancını ve özgürlüklerini savunmak için illa onlar gibi yaşaması, onlar kadar inançlı ve onlardan biri olması gerekmemektedir. Memleket çocuğu  olmak ve dürüst bir vicdan yeterlidir.

 

Yeri gelmişken, bakmayın siz şimdilerde kimi liberallerin Başgil’i sahiplenme ve onun üzerinden kendi konumlarını tahkim etme arayışlarına. Memlekette liberal olmak da kolay! Bir iki dernek toplantısına katılıp, ismi maruf akıl hocalarıyla yanyana boy gösterip, gerçek anlamda hiçbir riskli alanda görüş ortaya koymayıp özgürlük teraneleri tutturdunuz mu oldunuz liberal! Ha bir de yılda bir Kapadokya’ya gidip toplantılara katılmanızda da yarar var. Karşılığındaysa değer ifade etsin etmesin ne yazsanız bastırabilir, alakasız bir kuruma atanabilir ya da ortalıkta entelektüel diye dolaşabilirsiniz. Hiçbir risk almadan kendinizi kahraman gibi hissedebilirsiniz, daha ne olsun! Başgil, özgürlükleri ve özgür düşünceyi savunuyordu ama bunu bugünkü anladığımız –ya da anlamak istediğimiz!- manada bir liberal olarak yapmıyordu; tıpkı darbecilerin bütün kara propagandalarının onu bir gerici yapmaması gibi. Başgil’e göre Başgil, “Bunu çok kere söyledim, ben hamdolsun, memleketçi, milliyetçi, maneviyatçı ve terakkici muhafazakârım.” (Hatıralar, s. 126). Basitçe söylemek gerekirse, Başgil bir demokrattı, liberal değil.   

 

Çocuğunuza tavsiye edeceğiniz tek kitap hangisi olurdu değil de Ali Fuat Başgil’in kitaplarından birini tavsiye etmek zorunda olsanız hangisi olurdu diye sorulsa benim cevabım yine de Gençlerle Başbaşa olmazdı. Hayır, Demokrasi Yolunda’sı ya da Din ve Laiklik de olmazdı. Bana göre bütün gençlerin okuması gereken Başgil kitabı, onun Hatıralar’ıdır. Yalnızca okunmasını değil duvarlara asılmasını isteyecek kadar tavsiye edeceğim bir kitaptır. Başgil, yazdıkları ya da düşündüklerinden çok hayatıyla eserini ortaya koymuş kişilerdendir. Diğer bir deyişle, asıl eseri hayatıydı. Hatıralar’ı muaazam derslerle dolu, ibretlik bir vesikadır bu yüzden.  

 

Hukuk kisvesiyle yapılan haksızlıkları ve zulümleri, düşünce özgürlüğünde neden bu kadar geri olduğumuzu, vesayetin vasatlıkla olan yakın ilişkisini, korkuyla ve tehditlerle yönetime gelenlerin türlü hilelerini, kendisini memleketin asıl sahibi olarak gören vasat ve bir o kadar hırslı, haris devlet görevlilerinin güçlerini ve yetkilerini kullanırken ne denli pespayeleşebileceklerini, düşünceyi hapsedebileceğini düşünecek kadar zavallılaşabileceklerini erken yaşta görmeleri ve her şeye rağmen, her koşulda bütün bunlara karşı koyabilen, dürüstlüğünden vazgeçmeyen, hak bildiğini söyleyebilen, bedel ödemekten korkmayan, demokratik değerlere ve özgürlüklere gerçek anlamda inanan kurucu babalarımız olduğunu görmek ve asıl ihtiyaçları olan neyi nasıl yapmalı bilgisinden önce ve daha çok ruhlarında eksikliğini hissettikleri iradi gücü bulabilmeleri için okumalıdırlar. Bu topraklarda demokrasinin ne denli zorlu ve ürkütücü yollardan geçtiğini bilerek üzerine titremeleri için.. Bir kimsenin haklarını ve özgürlüklerini savunmak için bizim gibi olmasını ya da düşünmesini beklemeksizin harekete geçmemiz için ve de.  

 

Yazıyı -ölüm yıldıdönümü vesilesiyle bir kere daha anarak- onun yine Hatıralar’ında sorduğu şu sorularla, daha doğrusu, hicranlı yakarışlarıyla tamamlayalım:

 

Ya Rabbi! Biz niçin birbirimize bu kadar hor bakıyor, vatandaş sevgisiyle muamele edemiyoruz? Niçin karşımızdakinin de hürmete layık insan olduğunu kabul etmiyoruz? Kendimizden başkasına niçin yabancı bir devlet casusu gözü ve şüphesi ile bakıyoruz? Niçin hakikatleri görüp duymaktan korkuyor ve hakikatten yılıyoruz? Ne zaman başımızda medeni memleketlere mahsus medeni idareciler göreceğiz?” 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.